Mülkiyet üzerinden süreç sabote edilmemelidir…

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres geldi ve gitti.
Daha yolda gelirken Rum tarafı mülkiyet konusunda Kıbrıs Türk tarafını rahatsız ederek sürece zarar verme girişiminde yeni örnek yarattı.
Mülkiyet meselesi ve Kuzey’deki emlak ticareti, Rum tarafının uzun yıllardır dürttüğü, kaşıdığı bir konudur
Güncel gelişmelere geçmeden sizi 1994 yılına götürmek istiyorum.
Berlin yakınlarındaki Potsdam kentinde, Kıbrıs, Türkiye ve Yunanistan meselelerinin ağırlıklı olarak ele alındığı uluslararası bir düşünce buluşmasına katılmıştım.
Toplantının Potsdam’da yapılması bile başlı başına anlamlıydı. Çünkü, Berlin’in 25 km güneybatısındaki Potsdam, dünya diplomasi tarihine yalnızca bir Alman kenti olarak değil, 2. Dünya Savaşı’nın ardından yeni düzenin konuşulduğu ve güç dengelerinin yeniden tarif edildiği yer olarak geçmişti.
Potsdam’da Kıbrıs sorununun çözümünde hangi başlıkların ciddi sorun yaratabileceği tartışılıyordu.
Güç paylaşımı…
Siyasi eşitlik…
Garantiler…
Herkes bunları sıralıyordu.
Söz aldım.
“Çözümü en zor konulardan biri, belki de birincisi mülkiyet olacak” dedim.
Neredeyse herkes şaşkınlıkla yüzüme baktı.
Neden en zor konu?
Çünkü mülkiyet bireysel bir haktır.
İnsanlardan, karşılığını almadan mülkiyet haklarından vazgeçmelerini bekleyemezsiniz.
Savaşla kontrol altına alınan toprakların, şehit kanıyla sulandı diye mülkiyetinin kendiliğinden değiştiğini kabul eden bir uluslararası hukuk kuralı yoktur.
Bunu aslında biz de kabul ettik.
Nasıl?
Taşınmaz Mal Komisyonu’nu kurarak.
Peki yeterince çözüm üretebildik mi?
Samimi olalım.
Üretemedik.
24 Temmuz 2026 itibariyle, Komisyona toplam 8726 adet başvuru yapılmış ve bunlardan 3288 tanesi sonuçlandırılmıştır. Komisyon, şu ana kadar başvuranlara mallarının bedeli olarak 662.933.062 Sterlin tazminata karar verilmiştir. Ayrıca, 7 başvuru için iade, 2 başvuru için takas ve tazminat, 8 başvuru için de iade ve tazminat kararı verilmiştir. Bir başvuru için çözümden sonra iade ve bir başvuruda da kısmi iade doğrultusunda karar verilmiştir.
Komisyon 662 milyon 933 bin 062 Sterlin tazminata karar vermiştir, ama, ödenen miktar yarısı kadar bile değildi, kısa bir süre öncesine kadar.
Komisyon çok daha hızlı çalışıp mümkün olduğunca fazla dosyayı sonuçlandırsa ve paraları ödenseydi bugün elimiz çok daha güçlü olurdu.
***
Şimdi Rum tarafı tam da bu boşluğu kullanıyor.
Satın aldığı konutu bir yabancıya satan Kıbrıslı Türk hakkında soruşturma başlatıldı. “Avrupa Konseyi’nde uluslararası memur olan Kıbrıslı Türk Yasa Yeşilada, Güney Kıbrıs’a geçişi sırasında Rum polisi tarafından durduruldu. Yeşilada’ya, 2011 yılında Kıbrıslı Türk bir aileden satın aldığı eşdeğer koçanlı taşınmazı 2023 yılında Alman bir alıcıya satması nedeniyle hakkında açıldığı belirtilen dava kapsamında celpname tebliğ edildi.”
Benzer örneklerin çoğalması halinde ne olacak?
Eğer bu yaklaşım genelleştirilirse, çok sayıda Kıbrıslı Türk barikattan Güney’e geçerken tutuklanma endişesi yaşayacak.
Böyle mi güven yaratacağız?
Mülkiyet konusundaki görüşüm nettir.
Kuzey’de taşınmaz mal bırakmış bir Rum, mülkiyet hakkı geçerlidir. Sorunu iade, takas veya tazminat yöntemlerinden uygun olanıyla çözümlenmelidir.
Ama mülkiyet hakkı kadar, yıllardır oluşmuş tasarruf ve kullanım gerçekliği de yok sayılamaz. Çünkü 1974’ten bu yana yarım asır geçti.
İnsanlar ev yaptı. Çocuklarını büyüttü. İş kurdu. Ekonomik hayat oluştu.
KKTC sınırları içerisindeki toprağın çok ciddi bölümünün 1974 öncesi mülkiyet bağlantısında sorun bulunduğunu söyleyip bütün bu alanları ekonomik hayatın dışına çıkaramazsınız.
Bir ekonomi varsa emlak sektörü de olacaktır.
***
Mülkiyet sorununun kapsamlı biçimde çözülmesi için ciddi bir finansman gerekir. Uluslararası finans kuruluşlarının ve çözümü destekleyen devletlerin katkısı tam da burada önemlidir.
Bu, “Kıbrıslı Türklerin kullandığı Rum mallarının parasını dünya ödesin” demek değildir. Mülkiyet sorununun çözümü için düşük maliyetli, uzun vadeli ödeme koşullarıyla kredi olanağı yaratılsın.
Bu, yarım asırlık uluslararası bir sorunun çözümünün mali yükünün de gerçekçi biçimde paylaşılması demektir.
***
Bir başka gerçek daha var.
Kıbrıs Rum tarafı 1963 sonrasında Kıbrıslı Türklerin devlet organlarında bulunmamasından doğan boşluğu zorunluluk doktriniyle aşarak Kıbrıs Cumhuriyeti’ni yürütmeye devam etti.
Yıllar önce başkanken Glafkos Klerides’e, cumhurbaşkanlığındaki makamında, yasaların cumhurbaşkanı muavininin imzası olmadan nasıl yürürlüğe girdiğini sormuştum.
Önce gülümsemiş, sonra, “ Birkaç gün beklerim… Sonra zorunluluk doktrinine sadık kalarak imzalar yürürlüğe koyarım. Devleti devam ettirmek zorundayız”, demişti.
İşte mesele tam burada.
Zorunluluk ilkesi Rumlar için devlet yaşamının devamını sağlayabiliyorsa, Kıbrıslı Türklerin ekonomik ve toplumsal yaşamının devamı da yok sayılamaz.
Üstelik BM Genel Sekreteri’nin Ada’ya geleceği, güven artırıcı adımların konuşulduğu günlerde mülkiyet üzerinden Kıbrıslı Türklerin geniş kesimlerinde endişe yaratacak uygulamalara yönelmek sürece katkı sağlamaz.
Tam tersine, var olan güvenin altına dinamit koyar.
Mülkiyet, Kıbrıs sorununun en önemli parçalarından biridir. Ancak önemli olması, çözümün önüne konulacak bir mayına dönüştürülmesini haklı çıkarmaz.
Mülkiyet sorunu çözülmelidir. Ama mülkiyet üzerinden çözüm süreci sabote edilmemelidir.
***
Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın mülkiyet konusunda dün yaptığı açıklamayı, yazımın bütünlüğüyle bağlantısı nedeniyle aynen yazıma ekliyorum:
“Televizyon ekranları önünde söylediğim herhangi bir şeyi daha sonra açıklamaya çalışmak hiç adetim değildir. Kullandığım dile, üsluba, içeriğe ilişkin her türlü eleştiriyi de, her zaman olduğu gibi saygıyla karşılarım.
Ama, görüşlerine çok değer verdiğim kimi arkadaşlarımın da mülkiyet ile ilgili söylediklerimi iki kez yaptığım vurgu belirtilmeksizin yorumladıklarını görünce, belki fark edilmemiş olabilir düşüncesiyle, o vurguları aşağıda aktarmak ihtiyacı hissettim.
Birinci vurgu: “Bir hukukçu olarak asla ne isterim, ne dilerim, ne amaçlarım…” İkinci vurgu: “Asla arzu ettiğim, asla yapılmasını doğru bulduğum bir şey de değildir…” İlgili bölüm Cumhurbaşkanlığı resmi sayfasında yer alan basın toplantısının 22:54-28:02 dakikaları arasındadır. Dileyenler bu beş dakikalık bölümde konuyla ilgili söylediklerimin tamamını dinleyebilirler.
Ben, bir insan ve hukukçu olarak, ne kayıplar konusuna, ne bu ülkedeki çatışmalarda yaşananlar konusuna, ne de mülkiyet konusuna yalnızca Kıbrıslı Türklerin mağduriyeti üzerinden bakarım. Ama yine bir insan ve hukukçu olarak bunlar ve benzer konulara yalnızca Kıbrıslı Rumların mağduriyeti üzerinden bakılmasına da asla rıza göstermem, gözlerimi kapatmam. Mülkiyet konusunda kuzeyde yapılan yanlışlara hep karşı çıktığım gibi güneyde yapılan yanlışlara da hep karşı çıktım. Çıkmaya da devam edeceğim.
İster tutuklama emirleriyle, ister son yaşanan olayda olduğu gibi “tanıklık davetiyesiyle” olsun, herhangi bir insanın, sanki Kıbrıs’taki siyasi sorunun failiymiş gibi muameleye tabi tutulmasını da, bu adada gerginlik değil, çözüm isteyen bir insan olarak, “haklı” ya da “güven yaratıcı” bir faaliyet olarak değerlendirmem, değerlendiremem. Yine bir insan ve hukukçu olarak tutuklama ve hapsetme gibi konularda mütekabiliyeti doğru bulmadım, bulmam. “Yapılmasını doğru bulmam” demek tam da bunu söylemektir diye düşünürüm.
Bitirirken bir kez daha söyleyeyim: Kıbrıs’taki mülkiyet sorununun çözümsüzlüğü dolayısıyla, güneyden veya kuzeyden herhangi bir kişinin tutuklanmasını, ifadeye çağrılıp tutuklanma endişesi yaşamasını (bunları yaşayan bilir!) ne isterim, ne dilerim, ne amaçlarım, ne arzu ederim, ne de böyle bir şey yapılmasını doğru bulurum.” “Asla” diye de ekleyerek üstelik. Eleştiri yapan, görüş belirten tüm arkadaşlarıma saygı ve sevgilerimle…”




