Şiddet Her Yerde

İçinden geçtiğimiz çağın belki de en ürkütücü tarafı, şiddetin yalnızca sokaklarda değil, hayatın neredeyse her alanında giderek daha görünür ve daha kabul edilebilir hale gelmesidir.
Bağırmak normalleşiyor.
Aşağılamak sıradanlaşıyor.
Zorbalık, güç göstergesi gibi sunuluyor.
Öfke, haklılığın kanıtı sanılıyor.
Ve en tehlikelisi; bütün bunlara toplum olarak alışıyoruz.
Oysa bir toplum için asıl tehlike, yalnızca şiddetin ortaya çıkması değildir. Asıl tehlike, şiddetin normal kabul edilmeye başlanmasıdır.
Bugün sosyal medyada bir insanı hiç tanımadan hedef göstermek, hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadan hakaret etmek, farklı düşüneni küçümsemek, siyasi tercihi üzerinden insanları düşmanlaştırmak, bir tartışmayı fikir düzleminden çıkarıp kişisel saldırıya dönüştürmek neredeyse günlük hayatın sıradan görüntülerinden biri haline geldi.
Üstelik bunu yalnızca bireyler yapmıyor.
Siyasette, medyada, sosyal medyada, iş hayatında, trafikte, okulda, aile içinde ve hatta en sıradan toplumsal ilişkilerimizde bile tahammül sınırımız giderek daralıyor.
Artık birbirimizi dinlemek yerine susturmayı, anlamak yerine suçlamayı, ikna etmek yerine ezmeyi tercih ediyoruz.
Çünkü öfke kolaydır.
Anlamak ise emek ister.
Bir insanı suçlamak kolaydır; onu tanımak, dinlemek ve anlamaya çalışmak ise zaman ister.
İşte tam da burada büyük bir toplumsal tehlikeyle karşı karşıyayız:
İnsan, kendi türünün en büyük tehlikesi haline geliyor.
Çünkü insan yalnızca fiziksel şiddet uygulayarak zarar vermez.
Bir insanı toplum önünde küçük düşürmek de şiddettir.
Hiç tanımadığı bir insan hakkında yalan bilgi yaymak da şiddettir.
Bir çocuğa sürekli hakaret etmek de şiddettir.
Bir kadını, bir erkeği, bir genci yalnızca farklı düşündüğü için hedef göstermek de şiddettir.
Bir insanın emeğini, onurunu ve kişiliğini hiçe saymak da şiddettir.
Ve bazen kelimeler, yumruktan daha ağır yaralar açabilir.
Dahası var.
Şiddetin sinsice büyüyen tarafı, her zaman yüksek sesle gelmemesidir.
Bazen bir küçümseme cümlesinde saklanır.
Bazen bir bakışta…
Bazen sosyal medyada atılan tek bir cümlede…
Bazen “Ben sadece fikrimi söyledim” diyerek meşrulaştırılan bir hakarette…
Bazen de çevremizde olup bitenlere sessiz kalmamızda.
Çünkü toplumlar yalnızca saldırgan insanların çoğalmasıyla değil, saldırganlığı normal karşılayan insanların çoğalmasıyla da tehlikeli hale gelir.
Bugün hepimizin kendimize sorması gereken soru şudur:
Biz nasıl bir toplum olmak istiyoruz?
Her tartışmanın kavga olduğu, her eleştirinin hakarete dönüştüğü, herkesin birbirinden şüphe ettiği, insanların birbirini tanımadan yargıladığı bir toplum mu?
Yoksa farklı düşüncelerin düşmanlık sebebi olmadığı, eleştirinin hakaretle karıştırılmadığı, gücün zorbalıkla ölçülmediği, insanın insana değer verdiği bir toplum mu?
Bunun cevabı aslında hepimizin günlük davranışlarında gizli.
Çünkü toplumsal değişim yalnızca yasalarla gerçekleşmez.
Bir toplumun kültürü, insanların birbirlerine nasıl davrandıklarıyla oluşur.
Bugün birine yapılan haksızlığı “bana dokunmuyor” diyerek görmezden gelirsek, yarın aynı haksızlık bize yöneldiğinde bizi savunacak bir toplumsal vicdan bulamayabiliriz.
Şiddet karşısında sessizlik, çoğu zaman şiddetin kendisi kadar tehlikelidir.
Bu nedenle artık sadece şiddeti uygulayanları değil, şiddeti besleyen kültürü de konuşmak zorundayız.
Çocuklarımıza öfkeyle bağırmamayı, farklı düşünen insanlara düşman olmamayı, başarıyı kıskançlıkla karşılamamayı, eleştirirken insan onurunu korumayı öğretmek zorundayız.
Çünkü gelecek nesillere bırakacağımız en önemli miras yalnızca yollar, binalar, üniversiteler veya ekonomik değerler değildir.
Onlara nasıl bir toplum bırakacağımızdır.
İnsanların birbirinden korktuğu bir toplum mu?
Yoksa birbirine güvenebildiği bir toplum mu?
Bugün belki de en fazla ihtiyacımız olan şey biraz daha vicdan, biraz daha tahammül ve biraz daha insanlık.
Çünkü unutmayalım:
Bir toplumda şiddet çoğalırken yalnızca mağdurlar zarar görmez.
O toplumun tamamı yara alır.
Ve eğer şiddeti, zorbalığı, hakareti ve saldırganlığı her gün biraz daha normalleştirirsek, sonunda karşı karşıya kalacağımız en büyük tehdit dışarıdan gelmeyecek.
İnsanın insana karşı duyduğu öfke, tahammülsüzlük ve nefret olacaktır.
İşte o zaman kaybettiğimiz şey yalnızca huzur olmayacak.
İnsanlığımız olacak.


