Sorunlar Çözülmüyor

Elektrik yok…
Okullara servis yok…
Bir kriz anında gerekli müdahale yok…
Trafik planlaması yok…
Piyasada etkin fiyat denetimi yok…
Denetim yok, koordinasyon yok, öngörü yok…
Sistem yok.
Güvence yok.
Huzur yok.
Ama hamaset çok!
İşte bugün geldiğimiz noktayı bundan daha kısa ve daha çarpıcı anlatmak belki de mümkün değil.
Çünkü mesele artık tek tek yaşanan sorunlar değildir. Mesele, sorunların kendisinden daha büyük bir noktaya ulaşmıştır: Sistemin sorun üretir hale gelmesi.
Elektrik kesilir; vatandaş ne zaman geleceğini bilemez.
Çocuğunu okula göndermek ister; servis konusunda ne olacağını bilemez.
Bir kriz çıkar; hangi kurumun ne yapacağını, kimin sorumluluk üstleneceğini bilemez.
Trafiğe çıkar; yolun, nüfusun ve araç sayısının gerektirdiği planlamayı göremez.
Markete gider; aynı ürünün neden her gün başka bir fiyatla karşısına çıktığını sorgular ama yeterli denetimi göremez.
Ve bütün bunların üzerinde insanın en temel ihtiyacı olan güven duygusu aşınır.
Vatandaş artık sadece hizmet beklemiyor.
Vatandaş, devletin ve kurumların gerektiğinde yanında olacağına inanmak istiyor.
Çünkü devlet dediğimiz şey yalnızca makamlar, bakanlıklar, tabelalar ve koltuklardan ibaret değildir.
Devlet; kriz anında müdahaledir.
Devlet; denetimdir.
Devlet; planlamadır.
Devlet; koordinasyondur.
Devlet; vatandaşın kendisini güvende hissetmesidir.
Devlet, sorun ortaya çıktıktan sonra açıklama yapmak değil, sorun ortaya çıkmadan önce tedbir almaktır.
Bugün ise ne yazık ki vatandaşın karşısına giderek büyüyen bir “yokluklar listesi” çıkıyor.
Ve bu listenin en tehlikeli tarafı, sadece elektrik, ulaşım, trafik ya da fiyatlardan oluşmuyor.
Asıl tehlikeli olan, kurumlara duyulan güvenin de eksilmesidir.
Çünkü bir toplumda elektrik kesilebilir, trafik sıkışabilir, bazı hizmetlerde aksaklık yaşanabilir.
Bunlar yönetilebilir sorunlardır.
Fakat vatandaş, “Yarın ne olacak?” sorusuna cevap bulamıyorsa…
Bir kriz karşısında “Bizi kim koruyacak?” diye düşünüyorsa…
Bir sorun yaşadığında “Bunun hesabını kim verecek?” diye soruyorsa…
Orada artık yalnızca hizmet problemi değil, yönetim ve güven problemi vardır.
Üstelik bütün bu eksikliklerin üzerine bir de yüksek sesli hamaset ekleniyor.
Sanki sorunları çözmek için slogan yeterliymiş gibi…
Sanki elektrik üretmek yerine elektrik üzerine konuşmak yeterliymiş gibi…
Sanki trafik planlaması yapmak yerine kürsülerden büyük cümleler kurmak çözüm olacakmış gibi…
Sanki denetim yapmak yerine “denetliyoruz” demek vatandaşın yaşadığı gerçeği değiştirecekmiş gibi…
Değiştirmiyor.
Çünkü vatandaş artık söze değil, sonuca bakıyor.
Kürsüde söylenenlerle sokakta yaşananlar arasındaki mesafe açıldıkça hamasetin de etkisi azalıyor.
Bugün toplumun ihtiyacı daha fazla slogan değil.
Daha fazla tören değil.
Daha fazla birbirini suçlama değil.
Daha fazla “biz yaptık, onlar bozdu” siyaseti hiç değil.
Toplumun ihtiyacı işleyen bir sistemdir.
Elektriği düzenli olan,
ulaşımı planlı olan,
okullarına çocuklarını güven içinde gönderebilen,
kriz anında kurumlarının nerede olduğunu bilen,
trafikte ne yapılacağının önceden planlandığı,
piyasada etkin denetimin olduğu,
kuralların kişiye göre değişmediği,
vatandaşın yarınından endişe etmediği bir düzen…
Kısacası vatandaş artık kendisine büyük laflar edilmesini değil, küçük ama gerçek sorunlarının çözülmesini istiyor.
Çünkü hamaset karın doyurmuyor.
Hamaset elektrik üretmiyor.
Hamaset trafiği çözmüyor.
Hamaset çocukları okula götürmüyor.
Hamaset kriz anında hayat kurtarmıyor.
Hamaset denetim yapmıyor.
Ve en önemlisi…
Hamaset güven vermiyor.
O halde artık şu soruyu sormanın zamanı gelmedi mi?
Biz gerçekten sorunlarımızı çözmek için mi yönetiliyoruz, yoksa sorunlarımızın üzerini hamasetle örtmek için mi?
Çünkü bir ülkenin sahip olması gerekenler azaldıkça, söylemlerin büyümesi hiçbir şeyi değiştirmiyor.
Elektrik yoksa elektrik vardır diyemezsiniz.
Güvence yoksa güvence var diyemezsiniz.
Sistem işlemiyorsa işliyor diyemezsiniz.
Vatandaş huzursuzsa huzur varmış gibi davranamazsınız.
Gerçek, bütün söylemlerden daha güçlüdür.
Ve bugün gerçek bize çok net bir şey söylüyor:
Yokluklar ülkesine döndük.
Ama neyse ki hâlâ bir şeyimiz çok…
Hamasetimiz!




