Türkiye Raporu, Gerçekler ve Değişmeyen Dengeler

STRAZBURG- Avrupa Parlamentosu raportörü Nacho Sánchez Amor tarafından hazırlanan Türkiye Raporu’nun genel görüşmesi dün Strazburg’ da yapıldı. Yaklaşık bir saat süren görüşmeyi baştan sona izledim. Amor 4 dakika, öteki konuşmacılar 1 dakika konuştu.

Yaklaşım ayrıntısına geçmeden bir gözlem paylaşımı yapayım. Dün Türkiye Raporu görüşülürken Genel Kurul salonuna girip çıkanlar bir yana, Parlamenter koltuklarında en çok 36 parlamenter oldu. Toplam 720 parlamenterden hazır olanlar 40 sayısına ulaşamadı.
***

Peki bu rapor önemli mi?
Önemsiz ya da değersiz demek gerçekçi olmaz. Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye’ye bakışını yansıtması bakımından önemlidir. Ancak bu raporun Türkiye–Avrupa Birliği ilişkilerini kökten değiştireceğini, yeni bir yol açacağını ya da mevcut ilişkileri radikal biçimde etkileyeceğini söylemek de gerçekçi değildir.
***
Bunun nedenini anlamak için biraz geriye gitmek gerekiyor.
Türkiye, 1999 Helsinki Zirvesi’nde aday ülke statüsü elde etti. O gün dönemin Başbakanı Bülent Ecevit son derece istekliydi. Avrupa Birliği üyeliği için gerekli ev ödevlerini süratle yerine getirmek istediklerini söylüyordu.
Ancak Avrupa Birliği cephesinden gelen yaklaşım çok dikkat çekiciydi.
Özetle, “Acele etmenize gerek yok” deniliyordu.
Aslında daha o günlerden Avrupa Birliği’nin Türkiye konusundaki stratejisi büyük ölçüde şekillenmişti. Türkiye ile ilişkileri geliştirmek, aday ülke statüsünü sürdürmek, müzakereleri devam ettirmek ama üyelik noktasına gelmemek.
Zaman içerisinde yaşananlar da bu değerlendirmeyi doğrular nitelikte oldu.
Dünkü konuşmacıların çocuğu Türkiye’yi demokrasi, hukuk ve insan hakları konusunda eleştirip, ‘BU TÜRKİYE AB ÜYESİ ASLA OLAMAZ’ dedi. Bu 27 senedir örtülü AB – TÜRKİYE ilişkilerinin temelidir.
***
2002 Kopenhag Zirvesi’ne Ankara’daki yeni AK Parti hükümeti büyük önem verdi. Avrupa Birliği hedefi uzun yıllar Türk dış politikasının en önemli başlıklarından biri olarak kaldı. Ancak yıllar geçtikçe iki tarafın da farklı gerçeklerle karşı karşıya olduğu görüldü.
Bir tarafta Türkiye’yi tam üyeliğe almaya hazır olmayan bir Avrupa Birliği vardı.
Diğer tarafta ise egemenlik yetkilerinin önemli bir bölümünü Brüksel’e devretme konusunda giderek daha isteksiz hale gelen bir Türkiye ortaya çıktı.
***
Bu noktada yıllar önce dönemin Avrupa Birliği Başmüzakerecisi Ali Babacan ile yaptığım bir sohbeti hatırlıyorum.
Kendisi, tarım ve çevre başlıklarının müzakere edilmesinin bile on yıl sürebileceğini söylemişti.
Bu aslında şu anlama geliyordu:
Türkiye, Avrupa Birliği’ne tam üye olmadan da aday ülke statüsünde ilişkilerini en üst seviyede tutabilirdi.
Bugün geldiğimiz noktada bunun fiilen gerçekleştiğini görüyoruz.
Türkiye de bu durumdan bütünüyle rahatsız değil, Avrupa Birliği de.
***
Türkiye, özellikle Gümrük Birliği’nin geliştirilmesini istiyor. İş insanları, akademisyenler, sanatçılar ve bazı meslek grupları için vize kolaylığı beklentisini de sürekli gündemde tutuyor.
Avrupa Birliği ise Türkiye ile ekonomik, ticari ve stratejik ilişkilerini sürdürmek istiyor. Kontrol dışı göçler konusunda da Türkiye’yi koruyucu tampon bölge görüyor.
Yani taraflar arasında zaman zaman sert söylemler olsa da temel ilişki zemini korunuyor.
***
Gelelim Strasbourg’daki görüşmelere…
Pazartesi günü Avrupa Parlamentosu’na ayak bastığım andan itibaren parlamenterlerin değerlendirmelerini dinleme fırsatım oldu.
Sözü fazla uzatmaya gerek yok.
Bu raporda Türkiye’nin tepkisini çekecek ifadeler vardır mı?
Elbette vardır.
Demokrasi, hukuk devleti, insan hakları ve Kıbrıs başlıklarında Ankara’nın hoşuna gitmeyecek değerlendirmeler yer alıyor.
Ancak iş, Türkiye ile köprülerin atılması noktasına geldiğinde tablo değişiyor.
Türkiye’nin coğrafi konumu, NATO içindeki yeri, askeri kapasitesi, enerji koridorları üzerindeki stratejik önemi ve bölgesel etkisi Avrupa Birliği tarafından yok sayılmıyor, yok sayılamıyor.
Bu nedenle rapor ne kadar sert olursa olsun, Türkiye ile ilişkilerin koparılmasını savunan güçlü bir siyasi çizgi oluşmuyor.
Tavsiye niteliğinde olan bu raporlar içerisinde dahi Türkiye ile köprülerin tamamen yıkılmasını savunan sesler oldukça sınırlı kalıyor.
Kıbrıs konusu elbette görüşmelerde yine yer tutuyor. Kıbrıslı Rum parlamenterlerinde dışına söz alan öteki parlamenterler, ‘ Türkiye Kıbrıst’a, bir AB üyesi ülkesinde işgalcidir’ demiyor.
***
Dün söz alan konuşmacıların tümü Türkiye’ye yönelik eleştirileri seslendirdi.
Söylenenlerden bazıları:
Ancak benim dikkatimi çeken nokta şudur:
-Türkiye Avrupa birliği üyesi olamaz çünkü Avrupa birliği olgunlaşmış hukuk uygulayacıları ülkelerin birliğidir
-İstanbul belediye başkanı Ekrem İmamoğlu’na yapılanlar ortadadır ve kabul edilemez.
– Türkiye’de sivil toplumun uğradığı haksızlıkların ortadan kalkması on yıllarca zaman alır.
– Parlamento Türkiye ile bankacılık ve iletişim yollarının gelişmesini arzu eder ancak bu kolay olmayacaktır.
– Türkiye AB ve NATO’nun önemli bir partneridir
– Türkiye, AB üyesi olmak için ileri gitmek yerine geri gidiyor.
– Belediye başkanlarına, iş adamlarına, sivil toplu temsilcilerine yapılanlara seyirci kalınmamalı.
– Türkiye’nin İnsan Hakları Mahkeme kararlarına karşı takındığı tavır da kabul edilemez ortadır.
– Mavi Vatan’la Türkiye Akdeniz ve Ege’de yayılmacı bir politika izliyor.
– Türkiye’nin Kıbrıs ve Yunanistan’ yönelik tutumu, örneğin Almanya, Fransa ya da İtalya’ya olsa burada nasıl konuşurdunuz?
– TÜRKİYE, NATO’NUN PARÇASI VE MÜTTEFİKİ AB’NİN İSE DÜŞMANIDIR.
– Bu şartlarda AB’nin Türkiye’de çeşitli projeleri desteklemesi kabul edilemez. Para harcanacaksa doğrudan topluma, gerçekleri görmesi için harcansın.
***
Pazartesi edindiğim, Türkiye’den vazgeçememe izlenimimi, dünkü konuşmacıların bazılarının öfkeyle karışık tepkisel içerikli sözlerinin içinde de gördüm
Rapor, bugün oylanacak. Çok büyük olasılıkla da onaylanacak. Ancak Türkiye – AB ilişkilerinde yeni bir gelişme ya da değişiklik olmayacak.
***
Bu gün için son sözlerim….
Türkiye’ye yönelik eleştiriler ne kadar güçlü olursa olsun, Avrupa Birliği’nin Türkiye gerçeğini değiştirecek bir politika üretme kapasitesi de isteği de görünmüyor.
Bu nedenle Sánchez Amor raporu konuşulur, tartışılır, eleştirilir.
Ancak Türkiye–Avrupa Birliği ilişkilerinin temel ekseni yine aynı yerde kalır.
Belki de asıl gerçek budur.
Raporlar değişiyor, parlamenterler değişiyor, hükümetler değişiyor.
Ama Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki karşılıklı ihtiyaç ilişkisi değişmiyor.




