SÜLÜN OSMAN’DAN, FON VURGUNUNA…

“Sülün Osman, asıl adı Osman Ziya Sülün olan ve Türkiye’de özellikle 1950’li ve 1960’lı yıllarda yaptığı dolandırıcılıklarla ünlenen bir kişiydi.
En çok, kendisine ait olmayan kamu mallarını satıyormuş ya da kiralıyormuş gibi davranmasıyla tanındı. Rivayet edilen en meşhur hikâyelerde Galata Köprüsü’nü, tramvayı, meydan saatlerini veya benzeri kamuya ait yerleri saf vatandaşlara satmaya ya da gelirini kiralamaya kalktığı anlatılır. Bu hikâyelerin bir kısmı zamanla efsaneleşmiş olsa da Sülün Osman’ın gerçekten profesyonel bir dolandırıcı olduğu ve insanları ikna kabiliyetini kullanarak çok sayıda kişiyi kandırdığı bilinir.
Bu nedenle Türkiye’de “Sülün Osman’a köprü satmak” veya “Sülün Osman gibi” ifadeleri, aşırı kurnaz dolandırıcılığı anlatan kültürel bir benzetmeye dönüşmüştür.”
Sülün Osman, sonuçta tek tek bireyleri kandırıp dolandırdı. Yüzleri, binleri, on binleri dolandırmadı.
***
Fon Krizi gibi yumuşak isimlendirmeler yapılsa da, Türkiye, sermaye piyasaları tarihinin en büyük krizlerinden, belki de evrensel ölçekte en büyük vurgunlarından birini konuşuyor.
Birkaç gündür, özellikle Türkiye’den iş ve finans dünyasından isimlerle konuyu konuşuyorum.
Adına “fon krizi” deniliyor.
Ancak ortaya saçılan iddialar doğruysa yaşanan, sıradan bir yatırım zararı değildir. Resmen kurulmuş bir tuzak söz konusu.
Dünyada örnekleri olan bu vurgun düzenin adı PONZİ’dir.
Nedir Ponzi?
“Ponzi düzeni, gerçek bir yatırım kazancı üretmeden, sisteme sonradan girenlerin parasıyla daha önce girenlere “kâr” ödenen dolandırıcılık sistemidir.
Mantığı basittir: İlk yatırımcıya örneğin “100 bin liran 130 bin oldu” denir ve isterse kazancının bir bölümü gerçekten ödenir. Bu ödeme yatırım faaliyetinden değil, sisteme yeni katılan insanların parasından yapılır. İlk yatırımcı ödeme aldıkça sisteme güven artar, çevresine anlatır ve yeni para gelir.Sistem ancak sürekli yeni para girdiği sürece ayakta kalabilir. Yeni yatırımcı sayısı azalınca ya da çok sayıda kişi aynı anda parasını çekmek isteyince çöker.”
Dünyadan bir örnek… Allen Stanford vakasıdır. Stanford International Bank aracılığıyla yatırımcılara güvenli ve yüksek getirili mevduat ürünleri sunulduğu söylendi. ABD Adalet Bakanlığına göre yaklaşık 7 milyar dolarlık yatırım dolandırıcılığı yapıldı; Stanford 2012’de mahkûm edildi ve 110 yıl hapis cezası aldı.
***
Türkiye’deki FON KRİZİ akşamdan sabaha olmadı.
Dijital ortamda dikkat çekmemesi olası değil. Yüzbinler, fark edip, tuzağa düştü ama denetim görevi olanlar fark edip, gerekli önlemleri almadı.
Sermaye Piyasası Kurulu, yedi portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiyesine karar verdi. Merkezi Kayıt Kuruluşu kayıtlarına göre bu fonlarda 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunuyor. Yani mesele birkaç zenginin parasını kaybetmesinden ibaret değildir. Yüz binlerce insanı ve onların ailelerini etkileyen çok büyük bir ekonomik depremden söz ediyoruz.
Kamuoyunda 17-20 milyar dolar, yani yaklaşık 900 milyar liraya ulaşan büyüklüklerden söz ediliyor.
***
Peki, Türkiye örneğinde PONZİ sistemi nasıl çalıştı?
İddialara göre bazı fonlar, piyasada alıcısı az olan şirket hisselerine yatırım yaptı. Bu hisselerin fiyatı sınırlı işlemlerle hızla yükseltildi. Hisse yükselince fonun hesaplanan değeri de arttı.
Bilgisayar ekranında astronomik kazançlar görünmeye başladı.
Fonun birim fiyatının sürekli yükseldiğini gören vatandaş, “Bu fırsatı kaçırmayayım” diyerek parasını yatırdı. Banka ve aracı kurum ekranında satılan, denetim altında olduğu düşünülen bir fonun aldatıcı çekim özelliği fazla doğal olarak.
Kıbrıslı deyişiyle, rakamlara kapılanlar çubuğum üzerinde kuş gibi yapışıp kaldı.
Para geldikçe sistem büyüdü.
Erken giren bazı yatırımcıların, fiyatlar şiştikten sonra milyarlarca liralık çıkış yaptığı ileri sürülüyor. Örneğin tartışmaların merkezindeki fonlardan birinin fiyatının 2021’de yaklaşık 1,28 liradan 2025 Haziranında 595 liraya çıktığı; TEFAS’a (Türkiye Elektronik Fon Alım Satım Platformu) açıldıktan sonraki iki ayda 46,3 milyar liralık pay iadesi gerçekleştiği iddia ediliyor.
Sisteme sonradan giren yüz binlerce insan ise ekranında para görürken parasına ulaşamaz hâle geldi.
Para vardı ama sanaldı.
Kazanç vardı ama kâğıt üzerindeydi.
Bu vurgun sarmalına Kuzey Kıbrıs’tan birilerinin kapıldığı kesin. Kulislerde bazı isimler konuşuluyor ama doğrudan ses çıkaranlar henüz yok.
***
Sülün Osman’la başladık Sülün Osman’ın kendi anlatımıyla bitirelim…
“Benim dolandırdığım insanlar dolandırıcıydı aslında. Yani bana yaklaşma sebepleri beni dolandırmaktı. On tane bilezikle geliyorum adamın önüne akşam vakti. Kuyumcunun kapısındayız. Ve dükkân kapalı.
Karımın hastalığını anlatıyorum, acilen bilezikleri bozdurmam gerektiğini, o an nöbetçi eczaneye gidip hastaneden istedikleri ilaçları almamın şart olduğunu söylüyorum falan. Hakiki olsalar bileziklerin fiyatı bin lira.
Diyorum ki 300 liraya ihtiyacım var. Paranın gerisi umurumda değil, yeter ki karım ameliyat masasında kalmasın.
Adam sabah kuyumcuya gidip bilezikleri bin liraya bozdurabileceğini ve birkaç saat içinde havadan 700 lira kazanacağını düşünüyor. O arada benim ayakçım da ortaya çıkıyor ve o almak istiyor bilezikleri.
Telaşlanıyor adam kazanç imkânı kaybolacak diye. 300 lirayı verip alıyor bilezikleri, ben de kayboluyorum ortalıktan. Adam ertesi sabah kuyumcuya gidip de bileziklerin sahte olduğunu öğrenince, dolandırıldım, diye karakola gidiyor. Ben aranıyorum.
Demiyorlar ki ona, be adam 1000 liralık bileziği 300 liraya almayı düşünürken aklında ne vardı, diye. Gayet açık ki, beni dolandırmayı planlamıştı. Ben hayatım boyunca beni dolandırmaya kalkışmamış tek bir kişiyi dolandırmadım.”




