Türkiye Raporu oy çokluğuyla kabul edilirken…

STRAZBURG- Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye Raporu önceki gün genel kurulda tartışıldı, dün ise oylandı.
Ne müzakere sürecinde ne de oylama sonucunda sürpriz yaşandı.
Aslında sürpriz bekleyen de yoktu.
Dünkü oylamaya 659 parlamenter katıldı. 171 çekimser, 107 red oyuna karşılık 381 oyla Sanchez Amor’un Türkiye raporu kabul edildi. Altı Kıbrıslı Rum Parlamenterden , Red, öteki 5 parlamenter ise çekimser oy kullandı.

En yalın tanımlamayla rapor Kıbrıslı Rumların beklentileriyle çoğunlukla örtüşmedi.
***
Yıllardır Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye raporları belli bir çerçevede hazırlanır, belli başlıklar öne çıkarılır ve sonuçta da benzer değerlendirmelerle kabul edilir. Bu yıl da farklı olmadı.

Dikkatimi çeken en önemli ayrıntılardan biri, rapor görüşülürken genel kurul salonundaki milletvekili sayısıydı. Saydım desem abartmış olmam. En fazla 40 kişi vardı, hatta bazı anlarda bu sayının da altına düşüldü.
Konuşmalar yapıldı, eleştiriler sıralandı, değerlendirmeler ortaya konuldu. Ancak salonun görüntüsü, konunun Avrupa Parlamentosu üyelerinin önemli bir bölümü açısından ne kadar öncelikli olduğunu da gösteriyordu.
***
Buna karşılık dün 659 parlamenter oylamaya katıldı. Bu katılım elbette oldukça yüksekti.
Bunun nedenlerinden biri Avrupa Parlamentosu’nun uzun yıllardır uyguladığı sistemdir. İmza atıp hazır olduğunu kayda geçiren üyeler çeşitli mali haklardan yararlanırken, katılım göstermeyenler bu haklardan yararlanamaz. Kimileri buna katılım teşviki der, kimileri oylama primi der. Bu ödeme günlük 359 EURO…
Doğru mu, yanlış mı?
Bu ayrı bir tartışma konusudur.
Ancak ortada bir gerçek vardır. Avrupa Parlamentosu, bu uygulamayla üyelerin katılımını daha cazip hale getirmeyi başarıyor.
***
Raportör Sánchez Amor’un raporu hazırlama süreci de zaman zaman gündeme geldi. Özellikle rapor taslağı ortaya çıktıktan sonra Ankara’dan, Kuzey Kıbrıs’tan ve çeşitli çevrelerden eleştiriler yükseldi.
Dünkü oylamayla birlikte artık yeni bir aşamaya geçildi.
Peki şimdi ne olacak?
Öncelikle Ankara’dan açıklamalar gelecek.
Kuzey Lefkoşa’dan açıklamalar mutlaka yapılacak. Hatta bu milli görev anlayışıyla yapılacak.
Raporda yer alan bazı ifadeler öne çıkarılarak, bizim taraftn kabul edilmez bulunacak. Taraflı olduğu söylenecek. Eleştiriler yapılacak, protestolar gündeme gelecek, hatta kınama açıklamaları yayınlanacak.
Bunların hiçbiri sürpriz olmayacak.
***
Defalarca yazdım, defalarca söyledim.
Avrupa Birliği Türkiye’den kopmuyor.
Türkiye de Avrupa Birliği’nden kopmuyor.
Kopamıyorlar.
Aralarındaki ilişki zaman zaman sertleşiyor, zaman zaman yumuşuyor. Ancak tamamen sona ermiyor.
Raporda insan hakları, hukuk devleti, demokratik standartlar ve temel özgürlükler konusunda eleştiriler yer alır…
Bu başlıklar konuşulurken sesler yükselir…
Ancak radikal bir değişiklik olmadığı sürece kullanılan dilde de büyük değişiklikler olmaz.
Tarih değişir.
Rakam değişir.
Bazı ifadeler güncellenir.
O kadar.
Bu yıl Türkiye’nin Kıbrıs’taki askeri varlığı 52 yıldır devam eden bir durum olarak ifade edildi.
Gelecek yıl aynı ifade 53 yıl olarak yazılacak.
Kıbrıs sorunu ise çözümsüzlük bakımından dünyanın en eski uluslararası sorunlarından biri olmaya devam edecek.
***
Bununla birlikte adadaki fiili durum, uluslararası aktörlerin gözünde acil çözüm gerektiren bir kriz görüntüsü vermiyor. Bu da çözüm baskısını azaltıyor.
Strazburg’da bulunduğum süre içerisinde Avrupa Parlamentosu’nu bir kez daha yakından izleme fırsatı buldum.
Orada dikkatimi çeken başka bir gerçek daha oldu. Kıbrıs Türk tarafının tezlerini, ya mağduriyetlerini etkili biçimde anlatan kimse yok. Kıbrıslı Türklerinin haklı olduğu noktaları anlatacak, görünür kılacak, sürekli takip edecek bir yapı da yok.
Oysa bu boşluk doldurulamaz mı?
Bana göre doldurulabilir. Ama önce niyet gerekir.
Önce, iç tribünlere oynamaktan vazgeçmek gerekir.
Önce, dış dünyaya sonuç alıcı bakmayı öğrenmek gerekir.
Diplomasiyi sadece açıklama yapmak sanmamak gerekir.
Ne yazık ki Kuzey Kıbrıs’taki siyasete baktığım zaman bu beklenti bana Kaf Dağı’nın ardı kadar uzak görünüyor.
Acıdır ama gerçek budur.
Strazburg’daki boşluğu görebilmek için, örneğin gazeteci olarak orada bulunmak yetiyor.
O boşluğu doldurmak için ise, görmesi gerekenlerin görmesinden ötesine ihtiyaç var.
Bizde ‘GÖZLERİMİ KAPARIM, AÇIKLAMAMI YAPARIM’ anlayışı kronik bir hastalık gibi vardır. Medyanın, otomatiğe bağlanmış açıklamalara yer vermesi, hastalığa koğuş ortaklığı gibidir.



