Çözümden Kimler Korkar?

Kıbrıs’ta yıllardır çözüm konuşuluyor. Federasyon deniyor, iki devlet deniyor, konfederasyon deniyor, güven artırıcı önlemler deniyor… Öneriler değişiyor ama değişmeyen bir şey var: Her yeni öneriye karşı çıkan güçlü çevreler.
İlginç olan ise bunun yalnızca kuzeyde değil, güneyde de yaşanmasıdır.
Peki neden?
Çünkü Kıbrıs’taki mevcut statüko, çözümsüzlüğün yarattığı düzen içinde bazı kesimlere önemli siyasi, ekonomik ve bürokratik avantajlar sağlıyor. Uzun yıllar boyunca oluşan bu yapı, belirsizlikten beslenen bir düzen haline geldi. Böylesi bir ortamda kapsamlı bir çözüm, yalnızca siyasi sistemi değil; güç dengelerini, ekonomik çıkar ilişkilerini ve alışılmış düzeni de değiştirebilir.
Bu nedenle çözüm önerilerine ilk tepki çoğu zaman, “Bu bir tuzak” ya da “Karşı taraf kazanacak” söylemi oluyor. Elbette güvenlik, egemenlik ve uluslararası hukuk gibi konularda gerçek endişeler taşıyan insanlar da vardır. Bunları yok saymak doğru olmaz. Ancak bunun yanında, mevcut düzenin değişmesini istemeyen ve bundan çeşitli nedenlerle rahatsızlık duyan çevrelerin bulunduğunu da inkâr etmek güçtür.
Kıbrıs’ın iki tarafında da siyaset, yıllardır “karşı tarafı suçlama” dili üzerinden şekilleniyor. Oysa olası bir çözüm gerçekleştiğinde artık başarısızlıkların faturası karşı tarafa kesilemeyecek; yönetim kalitesi, ekonomi, hukuk ve kamu hizmetleri daha görünür şekilde tartışılacaktır. Bu da hesap verilebilirliği artırabilir.
Dolayısıyla Tahsin Ertuğruloğlu’nun yıllar önce dile getirdiği, “Çözüm şimdiki durumdur.” sözü, aslında bu tartışmanın önemli bir parçasıdır. Kimileri bunu mevcut gerçekliğin kabulü olarak görürken, kimileri ise çözümsüzlüğün kalıcı hale gelmesini eleştiren bir yaklaşım olarak yorumlar.
Belki de bugün sorulması gereken asıl soru şudur:
Kıbrıs’ta gerçekten çözümsüzlük mü çözümdür, yoksa çözümsüzlükten doğan alışkanlıklar mı artık çözümün önündeki en büyük engel haline gelmiştir?
Belki de çözümden en çok korkanlar, barışın kendisinden değil; barışın değiştireceği dengelerden korkuyorlardır. Çünkü her büyük değişim, yalnızca yeni fırsatlar değil, aynı zamanda eski ayrıcalıkların da sorgulanması anlamına gelir.
