“Ne ararlar, ne sorarlar… Beş kuruş paraya, hayatımızı rehin aldılar.”

Dün 20 Temmuz Barış Harekâtı’nın 52. yıl dönümüydü. Kuzey Kıbrıs’ta gün boyunca Barış ve Özgürlük Bayramı kutlandı. Törenler yapıldı, konuşmalar gerçekleştirildi, geçmiş yeniden hatırlandı.
20 Temmuz 1974, Kıbrıs Adası’nın bütünü açısından da, Kıbrıslı Türkler açısından da tarihin en önemli dönüm noktalarından biridir. Bu gerçeği kabul etmek için aynı siyasi görüşü paylaşmak gerekmez. O güne farklı pencerelerden bakabilirsiniz, farklı sonuçlar çıkarabilirsiniz. Ancak 20 Temmuz’un Kıbrıs’ın kaderini değiştirdiğini inkâr etmek mümkün değildir.
***
Dün Kıbrıs TV’deki programımı hazırlarken bilinçli tercihler yaptım.
Pratik siyasetin içinde olan birini konuk etmeyi aklımdan bile geçirmedim. Çünkü seçim atmosferine girilen dönemlerde söylenen her sözün arkasında siyasi hesap ararım. Bu belki haksızlık gibi görülebilir ama bugünkü siyasi iklim bana başka türlü düşünme fırsatı vermiyor.
İşin ilginç tarafı, tarihçi kimliği taşıyan bazı isimleri de tercih etmiyorum. Çünkü tarihin görevi gerçeği anlatmaktır. Oysa bazen tarih, siyaset rüzgârının önüne bırakılıyor. Birilerine hoş görünmek adına eksik bilgiler, seçilmiş olaylar ya da tek taraflı anlatımlar “tarih” diye sunuluyor. İşte o zaman gerçek de yara alıyor.
***
Ben inanıyorum ki gerçek, taraf seçmez.
Rum fanatiklerinin fırsat bulduklarında neler yapabileceklerini 1963’ten başlayarak yaşanan olaylar gösteriyor. Yollardan alınarak kaybedilen Kıbrıslı Türkler… Devlet Hastanesi’nden çıkarılıp toplu mezarlara gömülen insanlar… Atlılar, Muratağa ve Sandallar’da yaşanan katliamlar… Dohni köyünden alınarak topluca öldürülen siviller…
Bunlar tarihin kayıtlarında vardır.
Ama gerçekleri anlatırken abartıya ya da uydurmaya ihtiyaç duyarsanız, bu kez anlattığınız gerçekler de sorgulanmaya başlanır. Dün akşamüstü tören alanından yapılan bir radyo söyleşisini dinliyordum. Küçük Kaymaklı ile ilgili öyle bir değerlendirme yapıldı ki tarihî gerçeklikle hiçbir ilgisi yoktu. Devamını dinleme ihtiyacı bile hissetmedim.
***
Programımda iki konuğum vardı.
İlki, emekli Mücahit Komutanı Hasan Kutay’dı. Boğaz’da yaşananların canlı tanığıydı. 20 Temmuz gecesi Rum güçlerinin Doğruyol bölgesine sızarak çok sayıda mücahidi şehit ettiğini anlattı. Barış Harekâtı generallerinden Bedrettin Demirel’in, daha 1967 yılında Kıbrıs’a yaptığı ziyarette
Boğaz’ın stratejik önemine dikkat çektiğini aktardı. Hava Kuvvetleri’nin harekâtın başarısındaki belirleyici rolünü de kendi gözlemleriyle anlattı.
***
İkinci konuğum ise 81 yaşındaki şehit eşi Cemaliye İnce’ydi .Eşi Ahmet Salih İnce, 22 Temmuz 1974’te şehit olduğunda ikisi de henüz 29 yaşındaydı. Görneç’te yaşıyorlardı. Şehit haberi geldiğinde Cemaliye Hanım’ın elinden tuttuğu üç küçük çocuğu vardı. Karnında ise yedi aylık bebeğini taşıyordu.
Bir gecede hem anne hem baba oldu.
Çocuklarını öyle güzel yetiştirmiş ki bugün gururla anlatıyor. Konuşurken hiçbir cümlesinde yapaylık yoktu. İçinden ne geçiyorsa onu söyledi. Yalnız bırakıldıklarını anlatıp, ekledi: . “Ne ararlar, ne sorarlar… Beş kuruş paraya, hayatımızı rehin aldılar.”
Rahmetli Rauf Denktaş’ın böylesi yıldönümlerinde şehit eşlerine, mektup gönderip, hatırlarını, ihtiyaçlarını sorduğunu söyledi.
Turizm altyapısının bu kadar geliştiği bir ülkede şehit eşlerine yılda birkaç gün ücretsiz tatilin bile çok görüldüğünü aktardı.
Torpilden yakındı.
Programın sonunda kendisine, “Hakkınızı helal ediyor musunuz?” diye sordum.
Soruyu tamamlamama fırsat vermeden, “Hayır” dedi.
Ardından da hiç beklemeden şu cümleyi kurdu:
“Allah Türkiye’yi başımızdan, Türk askerini de yanımızdan eksik etmesin.”
Hiçbir yorum yapmadım. Aklımdan, “ Söyleyen değil, söyletenler düşünsün” diye geçirip, programı bitirdim.



