“Ben” ile “Biz” arasındaki dengeyi kurabildiğimiz gün…

Hiç itirazım yok… İnsan, öncelikle kendisini düşünmelidir. Çünkü ayakta duramayan bir insanın başkasını ayakta tutması mümkün değildir. Bu, bencillik değil, hayatın en temel gerçeğidir.
Uçakla seyahat eden herkes bilir. Kabin basıncı düşüp oksijen maskeleri açıldığında yapılan ilk uyarı şudur: “Önce maskeyi kendinize, sonra çocuğunuza takın.”
Bu cümle, sadece havacılık kuralı değildir. Hayatın da en doğru özetlerinden biridir. Siz nefes alamıyorsanız, yanınızdakine nefes olamazsınız. Kendinize yetemiyorsanız, başkasına katkı sağlayamazsınız.
Ancak burada çok önemli bir denge vardır.
İnsan kendisini düşünmelidir ama yalnızca kendisini düşünmeye başladığı anda toplum olma özelliğini kaybetmeye başlar. Kendi çıkarıyla ortak çıkar arasındaki dengeyi kurabilen toplumlar büyür; sadece bireysel hesabın yapıldığı toplumlar ise yerinde sayar. Yerinde saymak, bir müddet sonra geride kalmaktır.
***
Yıllar önce, Karpaz Gate Marina’nın kurulmasında büyük emeği bulunan İsrailli iş insanı David Lewis ile uzun bir sohbet yapmıştım. Yanılmıyorsam 83 yaşındaydı. Ağır sağlık sorunları vardı. Kanser tedavisi görüyordu.
İnsan, o yaşta ve o sağlık tablosunda daha çok geçmişi konuşur diye düşünür.
David Lewis ise tam tersini yapıyordu.
Beş yıl sonrasını anlatıyordu. On yıl sonrasına ilişkin projelerinden söz ediyordu. Akdeniz’deki yatırımlarını konuşurken bir anda Uzak Doğu’daki planlarına geçiyordu. Geleceği öylesine canlı anlatıyordu ki hastalığını neredeyse unutuyordunuz.
Sohbet bittikten sonra uzun süre düşündüm.
Bu enerji nereden geliyordu?
Sonunda vardığım kanaat şuydu:
Karşımdaki insan yalnızca kendisini ve ailesini düşünmüyordu. Eğer sadece kendi rahatını düşünseydi, seksenli yaşlarında, kanser tedavisi görürken bu kadar yorulmasına hiç gerek kalmazdı. Onu harekete geçiren daha büyük bir düşünceydi. Mensubu olduğu topluma, ülkesine ve milletine katkı sağlama arzusu…
İşte asıl fark burada ortaya çıkıyor.
***
Yükselen her birey yalnızca kendi hayatını yükseltmez. İçinde bulunduğu topluma da güç verir. Üreten insan ülkesini büyütür. Başaran insan milletinin özgüvenini artırır. Ortak hedeflere inanan insanlar ise geleceği değiştirir.
Tam da bu noktada kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Kuzey Kıbrıs’ta ortak gelecek düşüncesi ne kadar güçlü?
Herkes elini vicdanına koyarak cevap versin.
Bizim en büyük sorunumuz, çoğu zaman “Rabbena hep bana” anlayışının hâkim olmasıdır. Nalıncı keseri gibi herkesin sürekli kendine yonttuğu bir anlayışla ortak başarı üretmek mümkün değildir.
Bu bireysellik, yukarıdan aşağıya doğru kronik bir hastalığa dönüşürse, toplumsal hedeflere birlikte yürümek de giderek imkânsız hale gelir.
Ortak çıkar analizi yapamayan toplumlar, siyasi sorunlarını da dayanışma içinde çözemez. Çünkü ortak akıl oluşmadan ortak irade doğmaz.
Bugün Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ve Kıbrıs Türk toplumunun önündeki en önemli görevlerden biri, güçlü bir takım ruhu oluşturmaktır.
Futbolda yetenekli oyuncular tek başına şampiyonluk getirmez. Takım olmayı başaranlar kupayı kaldırır.
Toplumlar için de kural değişmez.
“Ben” ile “Biz” arasındaki dengeyi kurabildiğimiz gün, sadece bugünü değil geleceği de kazanacağız. O güne kadar ise ortak hedef belirlemek de, o hedefe omuz omuza yürümek de Kaf Dağı’nın ardındaki bir hayal olmaya devam edecektir.



