“Görevden alanın” hiç mi sorumluluğu yok?..

Girne açıklarında “batan” geminin ardından, birçok “acı gerçek” gün yüzüne çıktı.
Aslında tüm yaşananların özeti şuydu:
“Biz bir devlet olamadık…”
Beş yüz metre deniz dibine gömdüğümüz “şey” de bu kuramadığımız “devlet”in ta kendisidir…
Ayrılıkçı siyasetin temel argümanı neydi?
Kıbrıs’ta iki devlet, iki halk, iki demokrasi vardır. Buradaki gerçeklere baksınlar…
Bu sakat “tez” de, bu gemi ile birlikte denizin dibine gömüldü…
Olayın neresinden tutarsanız tutun, tüm dünyaya “trajik” bir biçimde gösterdiğimiz “şey” aslında bir yetersizlik, bir kirlilik ve bir kaderciliktir…
Adeta; “saldım çayıra, Mevlam kayıra…” modunda bir anlayışla yönetildiğimizi tüm dünyaya ilan ettik…
Hayvanlarını çayıra salıp, sonrasını Allah’ın korumasına emanet eden çobanlar gibiyiz…
“Ben saldım; artık Mevla korusun.”
Gerçekten de Mevla korudu bu insanları…
Geminin Girne’den uzaklaşamadan batması bile bir “lütuf” gibiydi…
Bu yüzdendir ki faciayı kıyıdan görenler hemen yardıma koşabildi…
İnsanımızın; hâlâ yitirmediği yardımseverliği sayesinde, gemideki yolcuların büyük çoğunluğu denizden toplanarak kurtarılabildi…
Gemi, beş on kilometre daha ilerleyebilmiş olsaydı, telefonlar çalışmayacak, yardım geç gidecek ve zayiat çok daha fazla olacaktı…
Bu tabii küçük bir “teselli”dir.
Elbette kurtarma faaliyetlerinin “kalitesi” yapılacak soruşturmanın ana öğelerinden biri olmalıdır.
Sahil Güvenlik, polis, sağlık ekipleri, sivil savunma, askerler; hangisi görevini ne kadar yaptı, eksiklikler nelerdi, tüm bunlar en ince detaylarına kadar şeffaf biçimde ortaya çıkarılmalıdır.
Geminin hiç de iyi bir “sicil”i olmadığı, kaptanının da yeterli “eğitim” almadan bu işi yaptığı medyada çarşaf çarşaf yazıldı…
En önemlisi; bu geminin Girne-Taşucu seferi yapabilecek teknik donanıma sahip olmadığı iddiasıdır…
Ayrıca bu geminin, batma sırasındaki “kurtarma” yeterliliği üzerinde de durulmalıdır.
Olayı yaşayanların ifadeleri, çektikleri videolar; gemi batarken, kaptanın öncülüğünde bir “kriz yönetimi” uygulanmadığını gösteriyor.
Yolcuların “kendi kaderlerine terk edildiği”ni kanıtlayan görüntüler sosyal medyada birer “ciddi kanıt” olarak paylaşılmıştır.
Tüm bunları alt alta koyduğumuzda; bu “büyük acı”yı bize yaşatan ana suçlunun; elbette “devlet”in ve onu yönetmekle görevli “siyasetçinin” olduğu kolayca anlaşılır.
Olayın “öncesine” ilişkin siyasi sorumluluğu bir yana, batma gerçekleştikten sonra bu “devlet” sahada ne oranda göründü? Ne oranda etkili oldu? Bunları bircik bircik ortaya çıkarmalıyız.
Görebildiğim kadarıyla “devlet” kurumlarına yönelik çok miktarda eleştiriler var…
Bir de bu kurumların bazılarını, video çekip savunanlar var…
Hiçbir “kurum”a haksızlık yapamayız. Hatta Sahil Güvenlik ile Sağlık Bakanlığı’nın başlangıçta “iyi iş çıkardığını” söylemek bile mümkün…
Batan gemiye yönelik olarak “sivil”lerin hemen yardıma koşması ise onur duyulacak “dayanışma” ruhumuzun hâlâ yerinde durduğunu gösteriyor.
Bu arada Meclis’te “soruşturma komitesi” kurulması, olumlu bir ilk adım sayılmalıdır.
Şimdi gelelim esas konuya…
Bu “devletçiğin” bir “Ulaştıma Bakanı” vardı…
Denizde kaybolan ailelerin yanına gitmekten korkan ama ekranlarda “kaptan”a ilişkin belge yayımlayıp onu “aklamaya” çalışan bir sözümona bakan…
Adı “Interpol” ile birlikte anılan; trafik kameralarını söküp bir anda kendi seçtiği şirketle iş tutan, Ercan’da olup bitenler nedeniyle suçlanan, mal varlığında “şeffaf”lık gösteremeyen, çözüm karşıtı, ayrılıkçı bir siyasetçi…
Adeta UBP’nin “şımarık çocuğu” gibiydi… UBP’ye ne isterse yaptırıyordu…
ÜÜ’nin koltukları altındaydı…
Bütün oklar doğal olarak bu “siyasetçi”nin üzerine yöneldi.
Kaptan’a burada çalışma izni veren, bu gemiyi burada sefere koyan “irade” bu kişiye ait…
Limanlar Dairesiyle, müdürleri ve müsteşarı ile bu adam, doğrudan sorumluluk taşıyor…
Olaydan hemen sonra bir “hava” bastı ki sormayın… “Dokunulmazlığım kalksın” dedi.
Tabii “kaçın kurrası” ÜÜ; böylesi dolambaçlı yollar denemek yerine, yağdan kıl çeker gibi “görevden aldım” dedi ve Arıklı’ya “can simidi”ni fırlattı…
Tabiidir ki, bu Ankara kaynaklı bir “Üst akıl” operasyonudur…
Başbakan; bu “kararın” kendisine ait olduğuna kimseyi inandıramadı…
Bence derhal, Arıklı’nın ve kadrolarının şeffaf biçimde yargılanması sağlanmalıdır.
Neden bu “bakanlık” bu gemiye çalışma izni verdi? Neden kaptanlık belgesine onay verdi?
Bu işin içinde elbette “parti” bağlantıları da sözkonusudur.
Arıklı asla yalnız değildir…
UBP ve Ünal Üstel, onun suç ortağıdır…
Tanınmamış bir “devletçiği” tepe tepe kullandılar…
Zavallıcığı, kollektif bir “suç örgütü” gibi siyasetlerine kurban ettiler…
“Tanınmamışlığın” ve uluslararası denetime tabi olmamanın keyfini sürdüler.
Bu zihniyet, işte bu yüzden “AB üyeliğine” karşı çıkıyor, çözümü istemiyor…
İşte bu nedenle, yalnızca Arıklı değil; başta Ünal Üstel ve UBP olmak üzere bu geminin yolcu taşımasına kim izin vermişse, kim göz yummuşsa siyasi bedelini ödemelidir.
İnsan yaşamına değer vermeden asla ilerleyemeyiz, “devlet” diye kendimizi avutamayız.


