GECİKEN ADALET, ADALET DEĞİLDİR

2023 Eylül’ünden 2026 Eylül’üne… Tam üç yıl. Ne olmuştu üç yıl önce eylül ayında?
Toplumun güven duymaya en çok ihtiyaç duyduğu iki meslek grubu, doktorlar ve eczacılar, ağır suçlamaların hedefi olmuştu.
O günlerde yaşananları yalnızca bir soruşturma olarak görmedim. Siyasi hesapların gölgesinde, mesleklerin itibarını da hedef alan bir saldırı olarak değerlendirdim.
“Saldırı” sözcüğünü bilerek kullanıyorum. Çünkü iddiaların kamuoyuna sunuluşunda, insanların suçluluğunun çoktan kararlaştırıldığı bir yaklaşım vardı.
Sosyal Sigortalar üzerinden yapılan ilaç ödemeleriyle ilgili iddialara “sahte reçete skandalı” denildi.
“Yüzyılın vurgunu” manşetleri bile atıldı.
***
Azıcık hukuk kültürünüz, daha önemlisi adalet duygunuz varsa, ortaya atılan her iddiaya çubuğa yapışan pulya gibi yapışmazsınız.
Sorarsınız…Araştırırsınız… İddia ile kanıt arasındaki mesafeyi gözetirsiniz.
İlk günden yapılanları benimsemedim. Yazılarımda, televizyon programlarımda düşüncelerimi açıkça ortaya koydum. Kimsenin suçunu örtmek için değil… İnsanların suçluluğuna manşetlerle karar verilemeyeceğine inandığım için.
Reçetelerdeki ilaçların alınmadığı, buna rağmen bedellerinin tahsil edildiği ileri sürüldü. Elbette araştırılmalıydı.
Ancak bir hastanın geçmişte aldığı ilaçları hatırlamakta zorlanması, tek başına bir eczacıyı suçlu yapar mı?
Bir doktorun reçete yazmadan önce hastasını o gün muayene etmemiş olması, her durumda hayalî bir hastalık ya da haksız ödeme bulunduğunu gösterir mi?
Düzenli ilaç kullanan hastalar var. Takip edilen kronik hastalıklar var. Hasta yakınları aracılığıyla yürütülen işlemler var. Bunların hiçbirini hesaba katmadan adil değerlendirme yapılabilir mi?
***
Pandemiyi de unutmayalım. İnsanlar evlerinden çıkmaya korkarken doktorlar ve eczacılar yardımcı olmadı mı?
Oldu.
Bir uygulamanın usule uygunluğu ayrı, dolandırıcılık kastının bulunup bulunmadığı ayrıdır. Aradaki farkı araştırmak, soruşturmanın temel sorumluluğudur.
Doktorların, eczacıların mahkeme koridorlarında görüntülenmesiyle toplumun güven duygusunda açılan yarayı kim hesapladı?
Doksanına merdiven dayanış Dr. Zihni Uzman’ı, sadece tıp camiasında değil, toplumsal hayatımızda en itibarlı, en güvenilen isimlerden Dr. Sibel Siber’i kelepçeli mahkemeye çıkarıp, hücreye tıkanlar, ne yaptıklarını biliyor muydu?
Kelepçeli görüntülerin insan onurunda bıraktığı izi kim düşündü?
Suç kanıtlanmadan yargısız infazın itiraz mercii neresi?
Sinem ve Mehmet Bolkan çiftinin kızı, eczacı Şirin Bolkan da bu süreçte adı geçen eczacılardan biriydi. “ALTINDA HİLE OLUR’la” başlayan bir söz var devamını da getireyim… ALTINDA HİLE OLUR, ŞİRİN BOLKAN’DA OLMAZ.
İsimlerini verdiklerim, isimlerini yazmadıklarım hakkında farklı düşündüğüm anlamına gelmez.
Herkes için aynı ilkeyi savunuyorum:
Suç kişiseldir. Suçluluk kanıtla belirlenir. İnsanların itibarı, gündemin ihtiyacına göre harcanamaz.
O günlerde habercilikle, yargısız infaz arasındaki sınırı silenler de unutulmadı.
Pek çok insan yaşananları unutmuş olabilir. Peki, dosyasının sonuçlanmasını bekleyenler?
Belirli aralıklarla mahkemeye gitmek, mesleğini yaparken üzerinde suçlama gölgesi taşımak, ailesine, çevresine her defasında aynı belirsizliği anlatmak… Bunun insana yükünü düşünebiliyor muyuz?
Yargının çıkış yolunu ben belirleyemem. Ama bir çıkış yolu bulunması gerektiğini söyleyebilirim.
Yeterli delil bulunan dosyalarda, savcılık kendine güvenerek iddiasını mahkemeye taşısın. Suçlamayı desteklemeyen dosyalarda da insanların belirsizlikten kurtulması için gereken kararlar geciktirilmesin.
Adalet, dosyayı açık tutmakla yerine gelmez.
***
Ceza hukukunda zamanaşımı da vardır. Ancak koşulları ve süreleri dosyaya göre değişir, her gecikme kendiliğinden davayı düşürmez. Asıl mesele, zamanın adaletin imkânlarını aşındırma riskidir. Tanıklar ölebilir. Hafızalar zayıflayabilir. Kanıtlara ulaşmak güçleşebilir.
Bu nedenle sürat talebi, soruşturmanın üstünün kapatılması talebi değildir. Tam tersine, gerçeğe ulaşma imkânı varken gerekli işlemlerin tamamlanması çağrısıdır.
Hem kamu parasının hesabını sormak hem de haksız suçlamayla yaşayan insanı korumak aynı adalet anlayışının gereğidir. Bu iki sorumluluktan birini ihmal ederek ötekini yerine getirmiş sayılmazsınız.
“Geciken adalet, adalet değildir” sözü boşuna söylenmedi.
Üç yıl sonra soruyorum: Bu insanların hayatından eksilen zamanın, yıpranan itibarın, evlerine taşınan, varlığını sürdüren huzursuzluğun karşılığını kim verecek?




