“Sıfıra sıfır, elde var sıfır…”

Lafı “gevelemeye” hiç gerek yok…
Olmadı… Yapamadınız…
“BM Genel Sekreteri bizim tezlerimize yakın durdu” gibi sevinmeler, yandaş kokulu çıkarımlar da boşuna…
Net olarak durum şu: Guterres’in Kıbrıs temaslarından hiçbir sonuç çıkmadı…
Tıpkı Bay Tatar dönemindeki gibi “ortak zemin yok” saptaması yapıldı…
Ne yazıktır ki “şahin” Tatar’ın döneminde “uzlaşılan” dört yeni kapı açılması konusunda bile bir milim ilerleme olmadı…
17-18 Mart 2025’te Cenevre’de, arkasından 16-17 Temmuz 2025’te New York’ta 5+1 toplantısında Guterres; Tatar ile Hristodulitis’i 4 yeni kapı açılması konusunda uzlaştırmıştı.
Ancak bunun üzerine bile bir “tuğla” konamadı…
Bunca “kucaklaşmalı” görüşme yapıldı, ikilisi de denendi, üçlüsü de…
Peki; neden olmuyor?
Sanırım; asıl bunun üzerinde kafa yormalıyız… Siyasetimiz bu “başarısızlığı” bugün analiz etmekten kaçınırsa, gerçekçi veriler üzerinden kendimizi sorgulamak yerine “Rum uzlaşmazlığı” retoriğine sarılırsak, bunun bedeli çok ağır olabilir…
Rum tarafına ilişkin eleştiriler yapacak değilim.
İşin en kolay tarafı; sorumluluğu Hristodulitis’in üzerine yığmaktır.
Bu yüzden böylesi bir “kolaycılığa” kaçmadan, “çözüm”e en çok ihtiyacı olan bizler; ne yapıyoruz, neyi yapamıyoruz ona mercek tutmak zorundayız.
Bunun için de öncelikle “Türkiye” faktörüne bir bakalım…
TC Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs’a geleceği günlerde, Maria Ángela Holguín ile yaptığı görüşmeden sonra ne demişti?
“Kıbrıs Türk halkının “egemen eşitliği” ve “eşit uluslararası statüsü” kabul edilmeden yeni bir müzakere süreci sonuç vermez.”
Peki; BM’nin Kıbrıs konusundaki resmi çerçevesi ne diyor?
“İki bölgeli, iki toplumlu ve siyasi eşitliğe dayalı federasyon…”
Üstelik; bununla ilgili yığınla Güvenlik Konseyi kararları var…
Yani; TC’nin Kıbrıs konusundaki resmi “politikası” 2021 yılında aniden değişince BM’nin kararlarına da, parametrelerine de, prensiplerine de aykırı bir “hayali zemin” ortaya çıktı.
Bunu; TC Cumhurbaşkanı Erdoğan da, Guterres’in Kıbrıs’a gelip gitmesinden sonra bir kez daha teyit etti…
Ne dedi, bir bakalım:
“Kıbrıs’taki mesele iki toplum arasında teknik bir yönetim paylaşımı tartışmasının ötesinde, Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliğinin ve eşit uluslararası statüsünün kabulü meselesidir.”
Yani; nasıl ki Rum tarafı “Kıbrıs sorunu bir işgal sorunudur” diyorsa, Türkiye ve onun adadaki taşeronları da sorunu “egemen eşitliğin” kabulü olarak görüyor.
Tabii; Rum tarafı “tez”ini uluslararası kamuoyuna pazarlıyor, destek görüyor ve ilerliyor.
Ancak Türkiye; Kıbrıslı Türkler’in “egemen eşitliğini” dünyaya kanıtlamak ya da göstermekten çok, karşı tarafa “kabul edin” çağrıları yapıyor.
Dünya platformunda öylesine bir “tarz” herhalde yalnızca Türklerin aklına gelir…
Bereket versin ki, dünyada hiçbir devlet bu politikayı ciddiye alarak “KKTC’nin egemen eşitliğini tanıyorum” demedi…
Tabii; “madem ki egemen eşitlik istiyorsunuz, onun bunun kabul etmesini talep etmek yerine, çıkın dünyaya; kendinizi tanıtın, eşit uluslararası statüyü söke söke alın” diyen de olmadı.
Bu durumda; neden Türkiye “imkânsız”ı savunuyor?
Bu; 2017’de Anastasiades’e öfkelenmek ve “ben sana gösteririm” biçiminde bir “alaturka intikam anlayışı” ile açıklanabilir mi?
Yoksa Türkiye diplomasisi, bizim görmediğimiz uygun bir “uluslararası konjektür” yakaladı da bu çıkışı yaptı?
Yoksa; sert bir politik duruşla AB ile “pazarlıkta” daha güçlü olacağını sanan bir AKP aklı mı yön verdi da bu politika oluştu?
Bu olasılıkların hiçbirine “evet” ya da “hayır” demek yerine, BM’nin ve AB’nin tutumuna bir bakmakta yarar var.
Ne BM ne de AB; Türkiye’nin bu “politika”sını ciddiye almış görünüyor.
BM; fedaral çözüm temelinde görüşmelerin başlaması için bastırıyor, AB Kıbrıs’a özel temsilci atıyor…
Türkiye ise “BM Genel Sekreteri’nin çabalarını destekliyor.”
Bu durumda Türkiye hem BM, hem de AB ile dalga mı geçiyor?
Onlara nasıl bir “izlenim” veriyor ki; pes etmiyorlar, durmadan yeni denemelere girişiyorlar?
İşte işin asıl “püf” noktası burada…
Bir “ikiyüzlü” durum sözkonusu ve dışarıdan bakıldığında bu “acayip” ve “komik” durum apaçık biçimde görünüyor…
Ha; bir de “Ü. Ü.” var… “Bir çakıl taşı vermeyiz” diye bas bas bağırıyor…
Bir “şeytan üçgeni”nin ortasında kalakalmış Tufan Erhürman ne yapabilir bu durumda?
Türkçenin tüm “kıvraklığını” kullanarak laf yetiştirmeye çalışıyor ama, nafile çaba…
“Kuzeyde de tutuklamalar başlarsa” dese bile, ganimet hırsızlarını tatmin edemiyor…
Bir tek umut var: Dileyelim ki TC diplomasisi “iki devlet” tezini AB karşısında bir “sert duruş” olarak belirledi ve ciddi ciddi böyle bir hayal içinde değil…
Galiba; TC ve KKTC’deki dinozorlar dışında herkes, AB ve BM de dahil, Türkiye’nin bu “ikircikli” tavrının yaydığı umutla çabalarına devam ediyor.



