Bağlar Arasında Napolyon’un İzinde…

Sonbaharın ilk günlerinde İsviçre’nin İtalya sınırına yakın bir bölgesinde iki ayrı gün geçirme olanağım oldu. Bunlardan ilkinde Rhone vadisi boyunca bir yürüyüş yaptık. Yürüyüşü İsviçre’de yaşayan oğlum ve arkadaşı planlamışlardı. Onlara ek olarak geziye eşim ve büyük torunum Nil de katıldı.
Yürüyüşü yaptığımız kantonun Almanca adı Wallis. Fransızlar Vale olarak adlandırıyor ama Valais olarak yazıyorlar.

Wallis kantonu
(Kaynak Wikipedia)
Wallis İsviçre ile İtalya ve Fransa sınırları boyunca uzanan bir kanton. Kantonda Fransızca ve Almanca konuşuluyor. Bildiğiniz gibi İsviçre’de konuşulan Almanca oldukça farklı. Biraz Türkiye Türkçesi ile Azerbaycan Türkçesi gibi. Ancak Wallis’te konuşulan şive İsviçreliler için bile bayağı değişik. İtalya’daki Güney Tirol’le birlikte Avrupa’da Almanca’nın konuşulduğu en güney bölge. Fransızca bilmediğimden nasıl bir Fransızca konuştukları konusunda bir yorum yapamayacağım ama araştırdığım kadarıyla bir Fransız Wallis Fransızcasını anlayabilirken, bir Alman’ın altyazı olmadan Walliserdeutsch’u anlaması olanaksızmış. Kantonun batısısında Fransa sınırına yakın yerleşkelerde anadil Fransızca, diğer bölgelerde ise Almanca daha baskın. Bazıları ise tam dil sınırında olduğundan her iki dil birlikte konuşuluyor.
Wallis’in nüfusu 350 bin civarında. Dağlar arasında uzanan Rhone nehrinin oluşturduğu bir vadi kantonu doğudan batıya boydan boya kesiyor. Daha sonra Rhone Leman Gölü’nü oluşturup Cenevre’nin içinden geçerken tekrar bir nehre dönüşerek Fransa’ya geçiyor. Oradan da Akdeniz’e dökülüyor. Avrupa’da Akdeniz’e dökülen en uzun nehir.
Kıbrıs konusunda yapılan son toplumlararası görüşmelerde Rumların masadan kaçtığı Crans Montana da Wallis’de yer alıyor.
Bizim yürüyüşümüz Bern’den, Visp’te yaptığımız aktarma ile ulaştığımız Susten yerleşkesinde başladı. Burası aynı zamanda Pfyn-Finges Doğa Parkı’nın doğudan giriş noktası olarak kabul edilebilir. Bu parkta pek çok derin kanyon yer aldığından zorlu yürüyüş parkurları söz konusuymuş. Ancak biz aynı gün Bern’e dönebilmek ve kendimizi de fazla zorlamamak için nispeten daha kolay bir rotayı tercih ettik. Trenden indikten sonra hemen oradaki danışmadan yürüyüş rotamızı gösteren bir harita ve gün boyunca karnımızı doyuracağımız yerlerin listesini aldık. Parkur bir hazine avcılığı gibi tasarlanmıştı. Doğru rotayı takip ettiğinizde, önceden yapılmış bir fiks ödeme karşılığı belli hedeflerde size dinlenme ve bir şeyler yeme içme olanağı tanıyan bir program veriliyor. Yerleşkelerin içerisinden geçtiğinizde ise parkuru daha kolay bulabilmemiz için yerlere sarı boya ile vahşi hayvan izleri konmuş.

Vahşi hayvanların peşinde
Trenden indiğimiz yerde bir kafede bir şeyler yeyip içip bir miktar kumanya da aldıktan sonra yola çıktık. Gezimizin ana duraklarından biri tren hattının geçtiği vadinin tabanından epey yükseklerde olan Leuk köyüydü. Sıcak bir havada ve güneşin altında bir süre tırmandıktan sonra Leuk’a ulaştık. Yarım saat süren tırmanışta 120 metre kadar irtifa kazanmış olduk.
Tarihte Leuk yerleşkesinden ilk kez 515 yılında bahsedilmiş. Gemmi Boğazını kontrol ettiğinden stratejik bir önemi varmış. Yaşayan halk ilk zamanlar Kelt kökenliymiş. Leuk, otele dönüştürülmüş olan kalesi, dar sokakları, tarihi evleriyle ilginç bir dağ köyü olma özelliğine sahip. Köyün altında uzanan Rhone vadisi de ayrı bir güzellik katıyor. Köyde iki saatlik bir yürüyüşle ulaşılan Roma döneminden kalma bir termal hamam da varmış.

Leuk Kalesi
Leuk’un anacaddesi ve kilisesi
Leuk kilisesinin altında küçük bir katakomb da var. Almancada Beinhaus (kemik evi) adı verilen bu mekanlar, ilk olarak mezar yeri kıtlığı olan yerlerde gündeme gelmiş olsa da, daha sonra kemiklerin buralarda istiflenmesi kilise tarafından bir ayrıcalık olarak gündeme getirilmiş. Kemikleri katakomba yerleştirilen ölüler için de yüksek bağışlar alınmaya başlanmış.

Leuk’tan Rhone vadisine bir bakış
Bölgeye özgü armut suyu ile beraber bir şeyler yedikten sonra yolumuza devam ettik. Bir dağ silsilesinin yamaçlarında ilerleyerek bir sonraki durağımız olan Varen’e doğru giderken birden dik yamaçlardaki bağlarla karşılaştık. Bağlar bazı yerlerde o kadar dik yamaçlardaydı ki bir noktada derin bir kanyonu köprüyle geçtikten sonra üzüm üreticilerine hizmet veren bir finikülerle bile karşılaştık.
Çok kimse bilmez ama İsviçre’de bağcılık oldukça gelişmiş ve üretilen şaraplar da oldukça kaliteli. Uluslararası piyasada tanınırlığının az olmasının nedeni, üretilen şarapların %99’unun ülke içerisinde tüketilmesinden kaynaklanır. Alp dağlarının güneye bakan yamaçlarında yetiştirilen Chasselas, Arvine, Cornalin Blanc gibi yerel üzümlerden üretilen beyaz şaraplar toplam şarap üretiminin %60’ını oluşturuyormuş. Kırmızı şaraplarda da yine yerel üzümler olan Cornalin, Humagne Rouge gibi kökleri Ortaçağa dayanan üzümlere ek olarak son zamanlarda yeni üzüm türleri de geliştirilmiş.

Varen kilisesi ve bağlar
Bağlar arsında yürürken aklıma ister istemez Türkiye’deki üzüm üreticileri geldi. Büyük olasılıkla dünyada ilk üzümün yetiştirildiği, ismi bilinen bilinmeyen pek çok üzüm çeşidinin olduğu topraklarımızda, ürünün az olduğu yıllarda da çok olduğu yıllarda da üretici hep perişan. Zira kamu tarafından bir üretim planlaması yapılmıyor. Ayrıca şarap üretmek neredeyse yasak. O nedenle kaybolmaya yüz tutmuş üzüm çeşitleri bile yeterince araştırılmıyor Halbuki üzümden en fazla katma değer şarap üretimi ile sağlanıyor. Neyse bu hassas konuyu fazla uzatmadan geçiyorum.
Varen ufak bir köy ama tarihi M.Ö 8. yüzyıla kadar dayanıyor. Bronz çağında bu bölgeye ilk yerleşen Keltler olmuş. O zamanlar Verona veya Varona olarak anılıyormuş ve adı Keltce ‘ver’ (üst taraf) ve ‘rona’ (kanyon) kelimelerinden geliyormuş. Özetle yerleşkenin adı Keltçe ‘kanyonun üst tarafındaki yer’. 1240’larda Verona bölgede şövalyeleriyle nam salmış. Yerleşke Napolyon döneminde 1799’da Fransız işgali yaşamış ve direnince yakılarak haritadan silinmiş. Ancak 1800’de yeniden inşa edilmiş. Günümüz nüfusu ise 700 civarında. Keltler döneminden beri stratejik önemi bilinen Varen, Avrupa’nın kuzeyini Alpler üzerinden İtalya’ya bağlayan Büyük Saint Bernard ve Simplon boğazlarının kuzey ucunda. Zaten Napolyon da İtalya’ya buradan geçmiş. Fransız ressam Jaques-Louis David bu geçişi ünlü ’Napolyon’un Alpleri Geçişi’ tablosu ile resmetmiş. Ancak, gerçekte Napolyon bu boğazı David’in resmettiği gibi şahlanan bir at üzerinde değil, bölgeyi bilen ve mihmandarlık yapan bir köylünün katırı ile bin bir zorluklarla aşmış.

Jack-Louis David’in 1801’de yaptığı Napolyon’un Alp Dağlarını Geçişi tablosu
(Kaynak: Britannica)
Varen’den sonra otobüsle yaptığımız kısa bir yolculukla tekrar vadinin tabanına Salgesch yerleşkesine indik. Vadiye inen yol asfalt ama müthiş virajlıydı. Yolun darlığı nedeniyle de iki araç karşılaştığında birisinin geri geri giderek bir cebe girmesi gerekiyordu.
Salgesch tam bir şarap yerleşkesi. Etrafında ve içerisinde onlarca küçük şaraphane ve mahzen var. Ekonomi de tamamen bağcılık üzerine kurulu. Bu özelliği nedeniyle de ciddi turist ağırlıyor.

Varen-Selgesch bölgesinde bağcılık
(Foto: https://www.novo-monde.com/en/salgesch-wine-hike-in-valais/ )
Dolayısıyla da pek çok butik otel var. Yerleşkenin merkezindeki yüzlerce yıllık evler de dikkatle korunmuş. Salgesch’de bölgedeki şarap üretiminin tarihçesi ve günümüzdeki üretimi anlatan ufak ama etkileyici bir müze de var. Müzeden sonra gezi paketimize dahil olan Albert Mathier et Fils şarap tadım merkezinde ufak bir atıştırmalık ile birlikte firmanın roze şaraplarından birini tattık.

Şarap tadımı
Daha sonra da epey yorgun bir halde Salgesch istasyonuna geçip trenle evimize döndük. Yol boyunca da hala Türkiye’deki üzüm üreticilerinin sıkıntılı durumunu düşünmeden edemedim.


