Mağdur edebiyatı ile bu gemi yüzdürülemez.

Günümüz dünyasında ülkeler arasındaki rekabet, korkutucu bir hızla devam etmekte.
Serbest ticaret anlaşmaları, lobiler, yeni inovasyonlar, enerji savaşları ve hatta dünya dışına yapılan yatırımlar.
Hamlelerin tümü, daha fazla güç, daha fazla hakimiyet, daha fazla kazanç ve refahın yanında, dışa bağımlılığı azaltarak, toplumsal geleceğin garanti altına alınması hedefleniyor.
Sistemin özünde fazla seçeneğiniz yok, ya oyun kurucusunuzdur, ya da doğru tarafta, sistemin bir parçası. İzole yaşamak ise, ülke sınırları her ne kadar belirlenmiş olsa da, teknoloji ve iletişimin bu denli gelişmiş olduğu, global bir dünyada, pek mümkün görünmüyor.
İnsan, ister istemez, bu kadar hızla değişen bir dünyanın, yakın gelecekte, ne kadar doğru yansımaları olacağını sorgulamaktan kendini alamıyor.
Her değişimin, paralel, doğru gelişime neden olmayacağına inanlardan olsam da, dünyadaki değişimlerden ve dünyadan kopuk bir yapının, yaşamsal sürdürülebilirlik şansının olmadığına da ayni oranda inanmaktayım.
Bu noktada önemli olan ise, gelişim için yapılacak her hamlenin, dünya ile paralellik yanında, toplumsal bütünlükle entegrasyonunun iyi ayarlanması ve toplam kalite yönetimi. Bunların olabilmesi için ise dünya ile ayni dili konuşabilme becerinizin olması, iletişim beceriniz ve lobi gücünüz, ihtiyaçtan öte bir zorunluluk haline geldi.
Yakın tarihe baktığınız zaman, birçok değişim örneğini görmemiz mümkün. İrlanda ise yakın tarihin en iyi örneklerinden. Uzun yıllar, iç çatışmalar, ekonomik krizler ve işsizlik sorunu ile boğuşan İrlanda, yeniden ekonomik yapılanma kapsamında, uygulamaya koyduğu vergi reformları ile son 15 yılda, uluslararası, özellikle teknoloji ve yazılım şirketlerin ülkeye yatırım yapmasına olanak sunarak, yoğunlukla tarıma dayalı ekonomisinden, bilgi ekonomisine geçiş yaptı.
Zaman içinde, teknoloji ve yazılım alanında iş gücünün de geliştiği ülkede, vergi yanında, yetişmiş personel bulma avantajı, ve istikrar, ülkeyi dış yatırımcının gözünde cazip hale getirmesi, her iki taraf için de bir kazan kazan durumunun oluşmasını sağladı. Köklü bir değişimin yaşandığı ülke, dünya kendine yeterlilik sıralamasında, bugün için 6. Sırada. İrlanda’da kişi başına düşen yıllık gelir ise 79,700 Amerikan doları ile Lüksemburg’dan sonra AB üyeleri arasında 2. sırada . Ekonomisi dış ticaret, endüstri ve yatırıma dayalı olan ülkenin, dünyanın sayılı yüksek teknoloji üreticileri ve dünyanın en büyük ilaç ve yazılım ihracatçılarından biri konumuna gelmesi ise 15 yıl gibi, ülke tarihçesini düşününce, çok da uzun olmayan bir sürede gerçekleşti.
Yazılarımda örnekler vermemdeki amaç, büyük bir ülke ekonomisi ile kendimizi denk tutmak değil, yaklaşımların kıyaslamasını yapmaktır.
Her yapı, kendi koşulları ile değerlendirilmelidir. Dinamikler ve çözümler farklı olsa da, her doğru yapıda temel ortak nokta, toplumsal refah olmalıdır.
***
Dünya geneline bakıldığında küçük bir ülkeyiz. Küçüklüğün, duruma göre avantajları ve dezavantajları olsa da, Kıbrıs’ın stratejik pozisyonu, adanın önemini küçüklüğü ile kıyaslanamayacak kadar büyüttüğü herkesin kabul ettiği bir gerçeklik.
Nüfusu ve coğrafi büyüklüğü ile ters orantılı, güçlü lobisi olan ülkeler de mevcut.
İsrail, Yunanistan, Ermenistan, Güney Kıbrıs aklıma ilk gelenler.
Bu ülkelerin ortak özelliklerindeki, ilk bakıştaki ortak nokta, geçmişte verdikleri insan göçünün, gittikleri ülkelerde kazandıkları pozisyonları ve lobi güçlerini, zaman içinde anavatanlarının menfaatine dönüştürebilme bağlılığı olarak özetleyebiliriz.
Malta ve Karadağ ise son dönemde atakta olan ve dış yatırımcı çekmede yıldızı parlayan ülkelerden.
Bu çerçeveden baktığımız zaman, Kıbrıslı Türklerin de, tarih içinde, kimisine göre Kıbrıs’ta yaşayan nüfusundan fazla veya nüfusuna göre, oldukça yüksek oranda, göç verdiği bir gerçeklik. Giden insanlarımızın, Kuzey Kıbrıs’ın ekonomik gelişimine, pozitif katkı koyma açısından, dünya çapında güç elde etmiş ve bunu ülkesine yansıtmış örnek olarak, Asil Nadir’in dışında geniş çaplı katkı koyan, ikinci bir örnek ne üzücüdür ki gösteremiyoruz.
1974’de yaşanan bölünmüşlüğün üzerinden nereyse yarım asır zaman geçti. Bölünmüşlükten, en fazla zararı, Kıbrıslı Türkler görmüştür ve hala daha da görmektedir.
Rumların geçen zaman içinde, her türlü uluslararası arenada, kendilerini Kıbrıs’ın tek temsilcisi ve sahibi gibi göstermelerinin önüne bir türlü geçemememizin ekonomik olumsuzluğunun faturasını sadece Kıbrıslı Türkler ödemeye devam ediyor.
1973 yılında, o zamanki adı ile Avrupa Ekonomik Topluluğu ile Kıbrıs Cumhuriyeti arasında imzalanan Gümrük Birliği anlaşması, Mağusa Limanından, Avrupa Birliği’ne doğrudan ihracatı kapsıyordu. 1991 yılında, karar üreterek, ihraç ürünlere ‘Port Of Famagusta’ yerine, ‘KKTC’ mührü vuracağız dedik. Rumlar konuyu AB Adalet Divanına taşıdı. Dava 3 yıl sürdü, taraf olmayı kabul edip, savunma yapmadık. Sonuç hüsran ve KKTC gümrük birliği anlaşmasından muaf tutularak, %15 ek gümrük vergisine tabi tutuldu. Dava neticesinden sonra, o dönemki ihracat yıllık AB’ye ihracat 45-50 milyon dolar seviyesinden, 15-20 milyon dolar seviyesine geriledi. Yıllık kayıp, o dönemin rakamları ile 39 milyon dolar civarı. Sorumluluk kimin, sizin takdiriniz.
Süreçte, onlar uluslararası anlaşmalar yapmaya devam ederken, biz hep seyreden ve haksızlığa uğradığını iddia eden taraf olduk.
Türkiye’nin, AB ile gümrük birliği anlaşması uğruna, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin AB üyeliğine onay verildi.
AB üyesi, Kıbrıs Cumhuriyeti, münhasır ekonomik bölge anlaşmaları yaptı. İlan ettiği, münhasır ekonomik alanları, parsellere böldü. Dünyada güçlü lobisi olan EXXON Mobil, ENI, Total gibi şirketlere petrol ve doğal gaz arama ihalesine çıktı.
Aralarında, İsrail, İtalya, Yunanistan, Mısır, Ürdün ve Filistin’in de bulunduğu ülkelerle Doğu Akdeniz Gaz Forumunda yer aldılar.
Bu arada belirtmeden geçmeyim, Donald Trump döneminin başlarında ABD Dış İşleri Bakanı olan Rex Tillerson, görevi öncesinde de, görevi sonrasında da Exxon Mobil’in üst düzey yönetiminde görev alıyor. Mevcut ABD Ticaret Bakanı Wilbur Ross, bir dönem, Bank Of Cyprus’un yöneticileri arasında bulunuyordu.
Fizibilitesi çok uygun olmasa da, AB destekli, ‘Euroasia Enterkonekte’ elektrik şebeke projesini, İsrail ve Yunanistan’la anlaşarak, İsrail ve Kıbrıs’ın alternatif enerji kaynaklarından üretimlerinin, AB şebekesine entegre edilip, satılması hedefleniyor.
Özetle onlar haksız da olsa, sürekli bir arayış içinde, biz ise onların yaptığı haksızlıklara sadece bakıyoruz. Bakarken de bahanelerimiz hazır: ‘ Ambargo var’, ‘Mağdur edildik’, ’Hakkımız yendi’ veya ‘Bütün olanlar hukuksuzdur’.
Bunca yıldır hukuksuzluğu, durdurmak için ne yaptık? Neredeyse 50 yıldır her şey hukuksuz, herkes bize düşman. Ama biz becerikliyiz.
1974 sonrası , ekonomik tarihimize baktığımızda, dönemsel fırsatlar (Türkiye’de ithalatın kısıtlı olduğu 1980’lerde bavul ticareti dönemi ve Annan Planı dönemindeki suni emlak patlaması) dışında, yaratılan, katma değeri yüksek yarattığımız tek değer bence Üniversitelerdir. Turizmi ise tam verimlilikte kullandığımızı düşünmüyorum.
Sürekli duyduğumuz ‘ambargo ve mağduriyet’ edebiyatı bana artık inandırıcı gelmiyor.
Eğer bir valiz, dünyanın neresinden olursa seyahat ederken, Ercan ‘ECN’ bandrolü vurularak, elimiz değmeden, buraya kadar gelebiliyorsa, her türlü engel aşılabilirdir.
Mevcut durumumuzun bile avantaj olduğu sektörler vardır.
Yeter ki bakış açımızı değiştirip, ne istediğimizi bilelim.
1974’den bugüne, yanımızda bir tek Türkiye durdu. Türkiye, her türlü çarpıklığımızın da parçası oldu.
Bütçemiz yetmedi, aktardı. Hastane yapamadık, yaptı.
Yol yapamadık, yaptı.
Bizim Türkiye ile bağımız ayrı olmasına ayrı da, başka hiçbir ülke ile bağlantı becerimiz yok mu?
Türkiye bölge ülkeleri ile düşmansa, biz de düşman, dost ise biz de dost mu?
Durum bundan mı ibaret?
Türkiye elini buradan çekse, ne olacak?
Kendine yetmeyen bir yapının, ekonomisinin sürdürülebilirliğinden de, toplumsal iradeden de bahsetmek hayalcilikten ve hayal satmaktan başka bir şekilde tanımlanamaz.
Bu ezber bozulmalıdır.
Bozulacaksa da, şimdi duyduğumuz sözlerle bozulmaz.
Mağdur edebiyatı ile bu gemi yüzdürülemez.
