Derviş Doğan

20 Temmuzların kutlanacak neyini bıraktınız?

1950’li, 60’lı ve 70’li yıllarda bu topraklarda yaşananlar, bir halkın varoluş mücadelesinin acı ve gurur dolu bir özetidir. O yıllarda, Kıbrıslı Türk halkı yalnızca kimliğini değil, canını, malını, özgürlüğünü ve geleceğini savunmak için insanüstü bir mücadele verdi.

Anneler, babalar evlatlarını cepheye uğurladı, çocuklar korkuyla büyüdü, nice masum insan evini barkını terk etti. Bu halk, varlığını sürdürmek uğruna tarifsiz fedakarlıklarda bulundu. Ve nihayet, 1974 yılında, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin garantörlük sorumluluğunu kullanmasıyla birlikte, Kıbrıslı Türklerin adadaki varlığı bir kez daha güvence altına alınmış oldu.

Elbette bu müdahale sadece bir askeri hareket değil; aynı zamanda bir halkın yok oluşun eşiğinden döndürülmesi, bir soykırımın önüne geçilmesi anlamına geliyordu. Nice canların verildiği bu dönemin ardından, her 20 Temmuz’u “Barış ve Özgürlük Bayramı” olarak kutladık, kutluyoruz. Çünkü bu gün, bir halkın yeniden doğduğu, nefes almaya başladığı bir gündür.

Ancak gelin görün ki, aradan geçen 50 yıla rağmen, hayalini kurduğumuz o özgür, refah içinde, adil ve kendi ayakları üzerinde duran bir toplum yapısına ulaşabildik mi?

Ne yazık ki, cevap hayır.

Bugün, Kıbrıs Türk halkı hâlâ bir belirsizliğin içinde yaşamaktadır. Geleceğini kendi iradesiyle şekillendirebileceği bir sistemden uzak; güven duygusunun giderek zayıfladığı bir ortamda yaşam mücadelesi vermektedir.

Gençlerimize baktığımızda, bir ülkeye, bir vatana bağlılığın, umudun ve inancın giderek azaldığını görüyoruz. Nitelikli insanlarımız, yetişmiş beyinlerimiz, hayal ettikleri hayatı başka coğrafyalarda kurmaya çalışıyor.

Bu, yıllar önce verilen mücadelenin ruhuna aykırı değil midir?

Daha da düşündürücü olan ise, bu topraklarda artık nüfus dengelerinin dahi bozulmuş olmasıdır. Düşünün ki, kendi vatanında bir halk, sayısal olarak azınlık haline gelmiş durumda. Bugün yaklaşık 800/900  bin kişinin yaşadığı Kuzey Kıbrıs’ta, Kıbrıslı Türklerin sayısı 150 bin civarındadır.

Geri kalan nüfusun büyük kısmı dışarıdan gelen bireylerden oluşmaktadır. Bu durum, sadece bir demografik mesele değil, aynı zamanda kültürel, sosyal, ekonomik ve siyasi sonuçlar doğuran ciddi bir sorundur. Dünyanın hangi çağdaş ülkesinde, o ülkenin asli unsuru olan bir halk kendi toprağında bu kadar geri planda kalmıştır?

Bu nasıl bir çelişkidir?

Toplumsal yapının bu şekilde değişime uğraması, “siyaset üretiyoruz” sananların yıllardır izlediği yanlış ve günü kurtarmaya dönük politikaların bir sonucudur. Bugün geldiğimiz noktada, ne ekonomik olarak bağımsızız, ne de gençlerimize “geleceğini burada kur” diyebilecek bir güven verebiliyoruz.

 

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu