Kalkınma Meselesi

Önümüzdeki dönemin temel kalkınma sorusu belki de artık “Ne kadar büyüdük?” olmayacak.
Asıl soru şu olacak:
Ürettiğimiz ekonomik ve teknolojik değişim, Kuzey Kıbrıs toplumunda gücü, güvenliği, refahı ve özgürlüğü nasıl yeniden dağıtıyor?
Çünkü bugün KKTC’nin önündeki mesele yalnızca daha fazla yatırım çekmek, daha fazla üniversite açmak, daha fazla turisti ağırlamak, daha fazla bina yapmak veya milli geliri artırmak değildir.
Bunların hepsi önemlidir.
Ama asıl mesele, bütün bu ekonomik hareketliliğin sıradan insanın hayatına ne olarak yansıdığıdır.
Elektrik kesiliyorsa…
Trafik her geçen gün daha büyük bir sorun haline geliyorsa…
Okula ulaşım konusunda aileler endişe yaşıyorsa…
Bir kriz veya afet anında devletin müdahale kapasitesi sorgulanıyorsa…
Piyasada fiyatların nasıl oluştuğu ve denetlendiği konusunda vatandaşın güveni zedeleniyorsa…
Denizde yaşanan bir facia sonrasında güvenlik sistemleri yeniden tartışılıyorsa…
O zaman kalkınmayı sadece rakamlarla anlatmanın artık yeterli olmadığını kabul etmek zorundayız.
Çünkü kalkınma, insanın hayatında karşılığını bulmadığı sürece eksik kalır.
KKTC’nin önünde çok önemli ekonomik potansiyeller var.
Turizm var.
Yükseköğrenim var.
Tarım var.
Limanlar ve lojistik var.
İnşaat ve gayrimenkul var.
Dijital ekonomi ve yeni teknolojiler için önemli fırsatlar var.
Fakat bütün bunların yanında çok daha önemli bir sermayemiz bulunuyor:
İnsan kaynağımız.
Geleceğin KKTC’sini kuracaksak, gençlerimize sadece diploma vermek yetmeyecek.
Onlara dünyanın değişen ekonomik düzeninde iş bulabilecekleri, üretebilecekleri ve kendi geleceklerini kurabilecekleri bir sistem yaratmak zorundayız.
Çünkü yapay zekâ, otomasyon ve dijitalleşme dünyanın çalışma hayatını hızla değiştiriyor.
Bu değişimin dışında kalan toplumlar yalnızca ekonomik olarak geri kalmayacak; nitelikli insanlarını da kaybetme riskiyle karşı karşıya kalacak.
KKTC açısından mesele burada daha da kritik.
Çünkü küçük bir toplumuz.
Kaybettiğimiz her nitelikli genç, yalnızca bir bireyin yurtdışına gitmesi değildir.
Aynı zamanda toplumun gelecekte üretebileceği bilgi, teknoloji, girişimcilik ve ekonomik değerin azalmasıdır.
Bu nedenle eğitim politikası ile ekonomi politikası birbirinden ayrı düşünülemez.
Üniversiteler yalnızca öğrenci sayısıyla değil, ne kadar nitelikli insan yetiştirdiği ve bu insanları ülkede tutacak ekonomik ortamı oluşturup oluşturamadığımızla değerlendirilmelidir.
Aynı şey turizm için de geçerlidir.
Turist sayısını artırmak elbette önemlidir.
Ama turizm gelirinin ne kadarı ülkede kalıyor?
Kaç kişiye istikrarlı istihdam yaratıyor?
Yerel üretime ne kadar katkı sağlıyor?
Turizm büyürken kentlerimiz, yollarımız, altyapımız ve çevremiz bu büyümeyi taşıyabiliyor mu?
İşte gerçek kalkınma soruları bunlardır.
Limanlarımız için de aynı şeyi söyleyebiliriz.
Liman sadece geminin yanaştığı bir yer değildir.
Liman; ticaret, lojistik, istihdam, güvenlik ve ekonomik egemenlik meselesidir.
Denizcilik alanında uluslararası standartları uygulayamayan, deniz güvenliğini yeterince sağlayamayan bir ülke, ekonomik potansiyelinin önemli bir bölümünü de riske atıyor demektir.
Son dönemde yaşanan deniz kazaları bize çok ağır bir gerçeği hatırlattı:
Devlet kapasitesi ile ekonomik kalkınma birbirinden ayrı değildir.
Çünkü vatandaşın güvenliği sağlanamıyorsa, yatırımcının güveni de uzun vadede sürdürülemez.
Hukukun öngörülebilirliği yoksa ekonomik güven de zayıflar.
Kamu kurumlarına güven azalıyorsa toplumun ekonomik davranışları da değişir.
Liyakat tartışması büyüyorsa gençlerin geleceğe bakışı da bundan etkilenir.
Dolayısıyla KKTC’nin kalkınma meselesi artık yalnızca ekonomi bakanlığının veya maliyenin meselesi değildir.
Eğitimdir.
Hukuktur.
Kamu yönetimidir.
Altyapıdır.
Deniz ve kara güvenliğidir.
Teknolojidir.
Liyakat ve kurumsal kapasitedir.
Ve hepsinin üzerinde toplumsal güvendir.
Çünkü bir toplumun en büyük ekonomik sermayelerinden biri de güvendir.
Vatandaş devletine güvenecek.
İş insanı hukuk sistemine güvenecek.
Genç, aldığı eğitimin gelecekte karşılığını bulacağına güvenecek.
Yatırımcı kuralların yarın değişmeyeceğine güvenecek.
Çalışan emeğinin karşılığını alacağına güvenecek.
İşte o zaman ekonomik büyüme toplumun tamamına yayılan bir kalkınmaya dönüşebilir.
Aksi halde bazı sektörler büyür, bazı insanlar zenginleşir, bazı bölgeler gelişir ama toplumun genelinde “Benim hayatım neden değişmiyor?” sorusu büyümeye devam eder.
KKTC’nin önündeki gerçek sınav tam da budur.
Biz sadece daha fazla para üreten bir ekonomi mi olacağız?
Yoksa ürettiğimiz değeri daha güvenli, daha özgür, daha üretken ve daha adil fırsatlara dönüştürebilen bir toplum mu olacağız?
Artık kalkınmayı sadece yeni binalarla, yeni projelerle ve büyüme rakamlarıyla ölçmemeliyiz.
Bir çocuğun nitelikli eğitim alabilmesi…
Bir gencin iş bulmak için ülkesini terk etmek zorunda kalmaması…
Bir ailenin elektriğine, suyuna ve ulaşımına güvenebilmesi…
Bir iş insanının kurallara güvenerek yatırım yapabilmesi…
Bir vatandaşın kriz anında devletinin yanında olacağını bilmesi…
Bir denizcinin, bir işçinin, bir öğrencinin güvenliğinden emin olabilmesi…
İşte bunların tamamı kalkınmanın parçasıdır.
Çünkü zenginlik başka şeydir, gelişmişlik başka.
Ve KKTC’nin artık kendisine sorması gereken soru belki de tam olarak şudur:
Biz ne kadar büyüdük değil; bu büyüme toplumumuzu ne kadar güçlendirdi?
Çünkü geleceğin KKTC’sinde asıl mesele, daha fazla zenginlik üretmek kadar, o zenginliğin sağladığı gücü, güvenliği, fırsatı ve özgürlüğü toplumun mümkün olduğunca geniş kesimlerine ulaştırabilmektir.
Kalkınmanın yeni ölçüsü budur.
