Güney’e bakıyorum, dinliyorum, okuyorum ve KONUŞUYORUM (2)

Dün yazımı şu bölümle tamamlamıştım: “…Ancak, geçmişin konuşulmasını isteniyorsa, Kıbrıslı Türk, Kıbrıslı Rum mağduriyet dosyalarının sınırlamasız, engelsiz açılıp konuşulmasını sonuna kadar desteklerim.
Rumlar hazırsa, bir biçimde birlikte katılacağımız TV programlarında konuları ele almaya başlayalım… Tek kale futbol olmaz… Yazımı bugün için tamamlarken Rum komşulara Kıbrıs ağzıyla bir soru sormak isterim.
“Be gomuşu, camdan evde oturduğunun farkında mısın?” Yarın bu sorudan devam edeceğim…”
***
Kaldığım yerden devam edeyim. Kıbrıslı Rum ve Yunanlı parlamenterlerin kulis ve çabalarıyla Avrupa Parlamentosu’ndan geçen “1974 Türk İşgalinin Kıbrıslı Kadınlara ve Genç Kızlara Yansımaları” başlıklı kararın onları da kapsayacağını ya öngörmediler ya da “akılları kesmedi.”
AKEL’den Yorgos Yiorgos’un Kıbrıslı Türk kadınların da mağdur edildiğini belirten bir değişiklik önerisi vermesi ve önerinin kabul edilerek karara girmesi fanatik Rumları adeta çılgına çevirdi.
Doğruya doğru Kıbrıslı Rumların bir siyasi partisi olan AKEL’e yönelik, bizim taraftan eleştiriler ne olursa olsun, AKEL’in Kıbrıs tarihine bakışı farklıdır.
Yorgos Yiorgos’un AB Parlamentosundaki tavrı, bu konuda AKEL’in geleneksel politikasıyla örtüşüyor.
***
28 Aralık 2020’de AKEL’in resmi internet sayfasında, “EOKA-B’nin katlettiği 14 çocuğun cenaze töreni yurdumuzun tarihindeki başka bir kara sayfayı hatırlatmaktadır” başlıklı bir yayınla AKEL’in açıklamasına yer verilmişti. O yayından şu bölümleri sizlere aktarıyorum:
“…Ağustos 1974’te Kıbrıslı Türk köyleri Atlılar, Sandallar ve Muratağa’da EOKA-B’ciler tarafından katledilen 4 aydan 15 yaşına kadar 14 çocuğun cenaze töreni EOKA-B faşizmi tarafından Kıbrıslı Türk kadınların ve çocukların katliamlarını ve yurdumuzun tarihindeki başka bir kara sayfayı hatırlatmaktadır. AKEL çocukların ailelerine en içten taziyelerini sunmaktadır….
AKEL’e göre böylesi suç ve cinayetlerin sorumluluğu toplu olarak bir topluma yüklenemez. Kıbrıslı Rum faşistlerin işledikleri suç ve cinayetlerden Kıbrıslı Rum toplumunun tümü sorumlu görülemez. Tıpkı Kıbrıslı Türk toplumunda faşistlerin işledikleri suç ve cinayetlerden Kıbrıslı Türk toplumunun sorumlu görülemeyeceği gibi. Ancak katillerin ve kurbanların milliyeti ne olursa olsun, halkımıza karşı işlenen tüm korkunç cinayetlerin ve suçların soruşturulmasını talep etmek tüm Kıbrıslıların sorumluluğundadır. Benzer acı ve trajedilerin bir daha asla yaşanmaması için halkımızın çektikleri hakkında tüm gerçeği bilmek, genç nesillere öğretmek ve şovenizme karşı mücadele etmek hepimizin sürekli bir sorumluğu ve yükümlülüğüdür.”
***
Bunları Kuzey Kıbrıs’tan bir siyasi parti değil, Kıbrıs adasının yaşayan en eski partisi AKEL ifade ediyor.
Kısa bir süre önce yitirdiğimiz, meslek hayatını kayıp kişilerin bulunmasına ve acı yaşanmışlıkların gün ışığına çıkmasına adayan gazeteci arkadaşımı Sevgül Uludağ’ın 12 Haziran 2014’te Yenidüzen’de yayımlanan yazısında da karşılıklı tecavüzlere vermişti. Kendilerini bu konuda sütten çıkan akkaşık olarak göstermeye çalışan Rumlara gerçekleri aktarırken şunları da yazmıştı: “…Koççinodrimitya’dan bazı Kıbrıslı Rumlar’dan oluşan bir ekip önce Ayvasıl köyünde 1963’ün aralık ayı sonlarında bir katliam gerçekleştirdikten sonra, Ayvasıl’a komşu köy olan Aymarina’ya gittiler. Aymarina, Kıbrıslı Maronitler’le Kıbrıslı Türklerin birlikte yaşadığı, karma evliliklerin de yaygın olduğu karma bir köydü. Koççinodrimitya’dan giden ekibin amacı, bu köyde yaşayan Kıbrıslı Türkleri de öldürmekti. Ancak köyün papazı olan Profiti İlias Kilisesi’nden Pader Andreas böylesi bir katliamın önüne geçmeyi başardı ve “Burası karma bir köydür, biz Kıbrıslı Türkler’le çok dostça yaşıyoruz, aramızda hiçbir sorun yoktur, pek çok karma evlilik da vardır. Onları öldüremezsiniz, kıllarına bile zarar veremezsiniz. Önce beni öldürmeniz gerekir” diyerek olası bir katliamı önledi. Katliam yapmayı başaramayan bu ekip bu kez bir gece yanlarına birkaç Maronit genci de alarak bazı Kıbrıslı Türk genç kızlara tecavüz girişiminde bulundu ve bunun üzerine Kıbrıslı Türkler can güvenlikleri için köyü terk etmek zorunda kaldılar. Bir daha köylerine geri dönemediler. 1974’te bu köy askeri bir köye dönüştü ve adı da “Gürpınar” olarak değiştirildi. Bir daha Maronitler de köylerine geri dönemediler…
…1974 yılında Muratağa-Atlılar-Sandallar’da bu üç köyün erkeklerini tutuklayarak Leymosun’a esir kampına gönderen Piperisterona, Aysergi, Monarga gibi köylerden bir EOKA-B ekibi, 20 Temmuz’dan itibaren 14 Ağustos’a kadar geçen süre içerisinde bu köylerde tecavüzlere giriştiler. 14 Ağustos’ta ikinci harekatın başlamasıyla birlikte paniğe kapılan EOKA-B ekibi, bu üç köyde bulunan ve ağırlıkla kadınlar ve çocuklardan oluşan 126 kişiyi katliama tabi tuttular, tecavüzlerle ilgili geride tek bir tanık bırakmamak üzere birkaç aylık bebekler dahil herkesi öldürdüler ve toplu mezarlara gömdüler.
…Dohni’de de Kıbrıslı Türk erkekler tutuklanarak iki otobüse dolduruldu ve “kayıp” edildi. Dohni’de bazı genç kızlar bir eve konarak onlara tecavüz edildi. Dohni’de eşleri alınıp “kayıp” edilen kadınlar, olağanüstü koşullarda Kıbrıs’ın kuzeyine taşındı ve Vuno (şimdiki adıyla Taşkent) köyüne yerleştirildi. Eşleri “kayıp” edilmiş olduğu için bu köy uzun süre “Dullar Köyü” olarak anılıyordu. İki “kayıp” otobüsten birinde bulunan “kayıp” Kıbrıslı Türkler’den geride kalanlar Yerasa’da, ikinci otobüste bulunan “kayıp” Kıbrıslı Türkler’den geride kalanlar ise Pareklişa’da bulundu. Pareklişa’daki kazı halen devam ediyor.”
***
Yarın, tecavüzlere yaklaşımda kültürel farklılığı yazacağım.



