“Yurdunu sevmeyen, kendini de sevmez”
Bir ülkenin, bir toplumun bugününü anlamak, yarınını öngörebilmek için bakılması gereken ilk verilerden biri nüfus yapısıdır. Nüfusun yaş dağılımı, eğitim düzeyi, kadın-erkek dengesi ve özellikle genç nüfusun niteliği, geleceğin en güçlü ipuçlarını verir.
Ancak gençlik sadece kimlik kartındaki doğum tarihi değildir.
Gençlik; bilgi demektir. Analitik düşünce demektir. “Önce ben” yerine “önce biz” diyebilmeyi öğrenmek demektir. Geçmişten güç alırken geleceğe sağlam köprüler kurabilmek demektir.
Bizim gibi kronik sorunların uzun yıllardır hayatın bir parçası olduğu toplumlarda gençlerin en büyük sermayesi, bilgiye dayalı doğruyu savunabilme cesaretidir. Ezberlerin değil, aklın peşinden giden gençler toplumların gerçek güvencesidir.
Bir toplumu güçlü ve kişilikli yapan değerlerden biri de yeni neslin örnek alacağı, “Ben de onun gibi olmak istiyorum” diyebileceği insanların varlığıdır. Rol modellerini kaybeden toplumlar, yön duygusunu da zamanla kaybeder.
Geçtiğimiz günlerde farklı ülkelerde, farklı üniversitelerde eğitimlerini sürdüren bir grup gencimizle uzun uzun sohbet ettim. Ben daha çok sordum, onlar anlattı. En çok da onları dinledim.
Beni umutlandıran, eleştirilerinden çok çözüm önerileriydi. Umutsuzluğu birkaç cümleyle geçiştirip umudu ise düşünerek gerekçelendirerek anlattılar. Ayağı yere basan bir iyimserlik taşıyorlardı.
“Yurt sevgisi sizin için ne ifade ediyor?” diye sordum.
Verdikleri cevapların ortak paydası tek cümlede özetleniyordu:
“Yurdunu sevmeyen insan, kendisini de sevmez.”
Bir başka önemli gözlemim daha oldu. Sürekli dile getirilen “Gençler gidiyor, bir daha dönmez” yargısının tam karşısında duran çok güçlü bir irade gördüm. Büyük çoğunluğu, geleceğini bu topraklarda, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde kurmak istiyor.
Asıl soru şudur:
Nitelikli gençlere gerçekten kapılar açılacak mı? Yoksa “Giden gitsin” anlayışıyla hareket edilip geri dönmek isteyenlerin umutları da sessizce tüketilecek mi?
Çünkü gençliğe kapıyı kapatan toplumlar, aslında kendi geleceklerine kapıyı kapatırlar.
***
İşte gençlere sorularım ve aldığım yanıtlar:
HASTÜRER: Dinamik gençlikten ne anlamalıyız? Kuzey Kıbrıs’ta dinamik bir gençlik var mı?
Mehmet Uğur Taşbel: Dinamik gençlik yalnızca hareket eden, üreten ya da kalabalıkların içinde görünen gençlik değildir. Asıl dinamizm, yaşadığı topluma karşı söz söyleme, sorgulama ve değişimin bir parçası olma cesaretidir. Kuzey Kıbrıs’ta böyle bir gençlik var mı? Bence var; fakat çoğu zaman potansiyelini tam anlamıyla ortaya koyabileceği alanları bulmakta zorlanıyor. Farklı ülkelerde eğitim alan, farklı düşüncelerle karşılaşan ve kendi geleceğini sorgulayan gençler aslında büyük bir birikim taşıyor. Mesele, bu birikimin bireysel çabalarda kalmayıp ortak bir iradeye dönüşebilmesi. Çünkü bir toplumun geleceği, gençlerin sadece geleceğe hazırlanmasıyla değil, bugünün şekillenmesine de dahil olmasıyla kurulur.

HASTÜRER: Şimdiki gençler her şeyi hazır buldu, bu nedenle rahattırlar. Gençlik gerçekten rahat mı?
Doğuş Ertoprak: “Şimdiki gençler çok rahat, her şeyi hazır buldular.” şeklindeki söyleme katılmıyorum. Öncelikle biz gençler olarak, bugün sahip olduğumuz ülkenin kolay var olmadığının farkındayız. Bu ülkenin bugünlere gelebilmesi için çok büyük mücadeleler verildiğini, geçmişte insanımızın büyük bedeller ödediğini ve bir neslin kendi geleceğinden fedakârlık ederek bizlere bir gelecek bırakmaya çalıştığını biliyoruz. Attığımız her adımda, aldığımız her kararda ve yaptığımız her işte bunun bilincinde olmamız gerektiğine inanıyorum. Çünkü bize bu ülkeyi bırakabilmek için ömrünü mücadele içerisinde geçiren dedelerimize ve nenelerimize, bizleri bugünlere getiren annelerimize ve babalarımıza karşı bir borcumuz olduğunu biliyoruz. Bu borç yalnızca geçmişi hatırlamakla değil, bize bırakılan mirası daha ileriye taşımakla ödenebilir. Ancak gençlerin bugün karşı karşıya olduğu şartları da doğru değerlendirmek gerekiyor. Günümüz dünyasında gençler için rekabet, geçmişe kıyasla çok daha yoğun ve çok daha geniş bir alana yayılmış durumda. Küreselleşme ile birlikte dünya birbirine hiç olmadığı kadar yakınlaştı. Ülkemize farklı ülkelerden gelen insanların sayısının artması, üniversitelerin çoğalması, farklı alanlarda daha fazla mezunun iş hayatına katılması ve teknolojinin sınırları ortadan kaldırması, gençler arasındaki rekabeti de beraberinde artırıyor. Bugün bir genç yalnızca kendi ülkesindeki yaşıtlarıyla değil, eğitim aldığı, çalıştığı veya faaliyet gösterdiği alanlarda dünyanın farklı yerlerinden gelen insanlarla da rekabet etmek durumunda kalabiliyor. Dolayısıyla gençlerin karşılaştığı sorunları değerlendirirken yalnızca “her şeyi hazır buldular” yaklaşımıyla hareket etmek, günümüzün gerçeklerini tam olarak görmek anlamına gelmiyor.


HASTÜRER: Geçmişin alışkanlıklarıyla siyaset yapan yaşı genç olanları, siyaset bağlamında da umudu besleyen gençler olarak görür müsünüz?
Cemalkan Balses Çeliker: Yaş olarak genç olmak, düşünce olarak da genç olmak anlamına gelmiyor. Kuzey Kıbrıs’ta genç yaşta siyasete giren ve kendinden önceki kuşakların alışkanlıklarını sürdüren insanlar elbette var ama gençliğin siyasetteki umudu sadece yaşla ölçülmemeli. Bence umut, soru sormaktan ve “böyle gelmiş, böyle gider” düşüncesini kabul etmemekten geçiyor. Yeni bir kuşağın siyasete dahil olması, eski yöntemlerin aynısını devam ettirmek yerine yeni bir dil ve yeni bir bakış getirebildiği zaman anlam kazanıyor. Genç bir yüzün siyasette olması tek başına değişim değildir; asıl değişim, o yüzün beraberinde farklı bir düşünce getirmesidir.

HASTÜRER: Kıbrıs sorunu denilince ne anlarsınız?
Cemalkan Balses Çeliker: Kıbrıs sorunu denildiğinde benim aklıma yalnızca siyasi bir anlaşmazlık gelmiyor; yıllardır çözülemeyen bir geçmiş, iki toplumun yaşadığı deneyimler ve bütün bunların arasında büyüyen nesiller geliyor. Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan gençler için bu konu, sadece tarih kitaplarında kalan bir mesele değil; kimliğimizi, dünyayla kurduğumuz ilişkiyi ve geleceğe dair beklentilerimizi de etkiliyor. Bence en zor tarafı, geçmişi unutmadan geleceği kurabilmek. Çünkü bir sorunu çözmek, geçmişte kimin haklı olduğunu tekrar tekrar konuşmaktan çok, gelecek kuşakların aynı belirsizlikleri yaşamaması için ortak bir yol arayabilmektir. Bizim kuşağımızın buna farklı bir gözle bakması gerektiğine inanıyorum.
HASTÜRER: Kıbrıs sorununu öğrenmek için en güvenilir kaynak sizce nedir?
Dilan Yangın: Fikrimce Kıbrıs sorununu anlamak için en önemli kaynaklardan biri, bu dönemi yaşamış nenelerimiz ve dedelerimizdir. Çünkü onların anlattıkları, kitaplarda veya resmi belgelerde her zaman karşılığını bulamayacağımız bir hayatın içinden geliyor. Onlar aslında yaşayan birer arşiv. Bir evin nasıl terk edildiğini, insanların neler yaşadığını, korkularını, umutlarını ve o dönemin günlük hayatını en doğrudan onlardan öğrenebiliriz. Elbette tek bir anlatıyla yetinmemek, resmi belgeleri ve farklı kaynakları da okumak gerekir ama geçmişi gerçekten anlamak istiyorsak, o geçmişe tanıklık etmiş insanların sesini dinlemeyi de unutmamalıyız. Çünkü bazı şeyler yazılı değil, hatıralarda saklıdır.

HASTÜRER: Yurt dışında Kıbrıslı Türk olduğunuzu söylediğiniz zaman, bir ön yargı ile karşılaşır mısınız?
Doğuş Ertoprak: Üniversite eğitimimi Türkiye’de, Eskişehir’de sürdürmüş bir Kıbrıslı Türk olarak, kimliğimi ifade ettiğimde insanların büyük bir ilgi ve merakla yaklaştığına sıkça şahit oluyorum. Kıbrıs’ı merak ediyor, sorular soruyor ve Kıbrıs Türk halkını daha yakından tanımak istiyorlar. Elbette herkesin ülkemiz ve tarihimiz hakkında yeterli bilgiye sahip olduğunu söylemek mümkün değil. Ancak özellikle gençlerin büyük bir bölümünün yaklaşımının samimi, saygılı ve öğrenmeye açık olduğunu gözlemliyorum. Birçoğu Kıbrıs’ı sevdiğini ve ülkemizi daha yakından tanımak istediğini ifade ediyor. Bununla birlikte, Kıbrıs hakkında eksik veya yanlış bilgilere sahip olan, ülkemizi yalnızca turizm, eğlence ve kumar üzerinden tanımlayan bazı önyargılı yaklaşımlarla da karşılaşabiliyoruz. Bu durum, Kıbrıs Türk toplumunun gerçek kimliğinin, kültürünün, tarihinin ve yaşadığı süreçlerin yeterince bilinmemesinin de bir göstergesi. Tam da bu noktada biz gençlere ve aslında dünyanın farklı yerlerinde yaşayan tüm Kıbrıs Türklerine önemli bir sorumluluk düşüyor. Nerede yaşarsak yaşayalım; kimliğimizi, kültürümüzü, tarihimizi, değerlerimizi ve ülkemizin gerçeklerini doğru şekilde anlatmak, kendimizi ifade etmek ve toplumumuzu tanıtmak hepimizin ortak sorumluluğudur. Çünkü biz ülkemizi seviyoruz. Kıbrıs bizim için yalnızca doğup büyüdüğümüz bir coğrafya değil; kimliğimizin, kültürümüzün, anılarımızın ve aidiyetimizin bir parçası. Bana göre burası dünyanın en güzel ülkesi. Bunu biz biliyoruz. Ancak önemli olan, Kıbrıs’ı hiç yaşamamış ve Kıbrıs Türk halkını henüz yeterince tanımamış insanların da ülkemizi doğru kaynaklardan, doğru insanlardan ve doğru hikâyeler üzerinden tanımasını sağlamak. Bunun için en büyük görevlerden biri de bizlere düşüyor. Dünyanın neresinde olursak olalım, hepimiz Kıbrıs Türk halkının birer temsilcisiyiz. Üniversitede, iş hayatında, sosyal çevremizde veya uluslararası platformlarda kurduğumuz her iletişim, ülkemiz ve kimliğimiz hakkında bir iz bırakıyor. Bu nedenle bulunduğumuz her yerde kimliğimizi gururla taşımalı; ülkemizi, tarihimizi ve kültürümüzü doğru, bilinçli ve sorumlu bir şekilde anlatmalıyız. Çünkü Kıbrıs Türk halkının dünyaya kendisini anlatmasının en güçlü yollarından biri, kendi insanının oluşturduğu bu doğrudan iletişimdir.
HASTÜRER: Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan, KKTC kimlik ve pasaportu taşıyanların, KKTC’yi sahiplenmesi ya da aidiyet duygusu hangi düzeydedir?
Dilan Yangın: Aidiyet sadece “Bu ülkeyi seviyorum” demekle ölçülebilecek bir şey değil. Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan insanların ülkeye bağlılığı bazen günlük hayatın içinde, bazen de ülkenin geleceğiyle ilgili duydukları endişede ortaya çıkıyor. Özellikle Kıbrıslı Türkler için bu topraklar sadece yaşanılan bir yer değil; ailelerin, anıların ve kültürün devam ettiği bir ev gibi. Gençlerde ise bu aidiyet biraz daha sorgulayıcı olabilir çünkü bir yandan ülkesini sahiplenirken, diğer yandan burada kendisine nasıl bir gelecek sunulacağını sorguluyor. Bana göre bu bir çelişki değil. Tam tersine, insanın ait olduğu yeri daha iyi görmek ve değiştirmek istemesi de aidiyetin bir göstergesidir.
HASTÜRER: Kıbrıs’ı ve Kıbrıslı Türkleri anlatırken neler aktarırsınız?
Derin Karakaş: Kıbrıs’ı anlatırken benim için en önemli şey, önce insanımızı ve kültürümüzü anlatmak olur çünkü Kıbrıslı Türkleri sadece Kıbrıs sorunu üzerinden tanımlamak bence bizi eksik anlatmak demek. Bizim kendimize özgü bir kültürümüz, dilimiz, geleneklerimiz, yemeklerimiz, müziğimiz ve yıllar içinde oluşmuş bir yaşam biçimimiz var. Bütün bunların yanında, kendine ait kimliği ve hikâyesi olan ayrı bir toplum olduğumuzu da anlatmak gerekir. Kıbrıs küçük bir ada olabilir ama burada yaşayan insanların oluşturduğu kültür oldukça zengin. Ben Kıbrıslı Türkleri anlatırken en çok bu özgünlüğün ve kültürel mirasın altını çizmek isterim. Çünkü bizi biz yapan şey, her şeyden önce insanımız ve kültürümüzdür.

HASTÜRER: İki toplumlu etkinliklere nasıl bakıyorsunuz?
Onurkan Balses Çeliker: İki toplumlu etkinlikleri olumlu buluyorum çünkü aslında iki toplumun birbirinden sandığımız kadar uzak olmadığını düşünüyorum. Aynı adada büyümüş olmanın, benzer kültürlerin ve ortak geçmişin getirdiği birçok ortak noktamız var. Bence önemli olan bu etkinliklerin tek taraflı bir çaba haline gelmemesi. İki toplumun da aynı ölçüde adım atması, birbirini anlamaya gerçekten istekli olması gerekiyor. Kendi kimliğimizden ve kültürümüzden vazgeçmeden, karşı tarafın da kimliğine ve yaşadıklarına saygı gösterebilmek mümkün. Birbirimizi tanıdıkça aslında ne kadar benzediğimizi de daha iyi görüyoruz. Belki de ihtiyacımız olan şey, birbirimizi değiştirmeye çalışmak değil, farklılıklarımızla birlikte ortak noktalarımızı görebilmek.

HASTÜRER: Kıbrıslı Rum arkadaş edinirken yakınlaşma için karşılıklı eşit adım atmak önemli ya da gerekli mi?
İlknur Recaioğlu: Bence kesinlikle gerekli çünkü gerçek bir yakınlık tek tarafın çabasıyla oluşmaz. Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum gençlerin birbirini tanıması için iki tarafın da aynı samimiyetle adım atması gerektiğini düşünüyorum. Sonuçta geçmişimiz farklı şekillerde yaşanmış olabilir ve herkesin kendi hikâyesi var. Bunlara saygı duyarak ortak bir zeminde buluşmak önemli. Aslında günlük hayata baktığımızda birbirimize düşündüğümüzden çok daha fazla benzediğimizi görüyoruz; müziğimiz, yemeklerimiz, aile yapımız, hatta bazı alışkanlıklarımız bile birbirine yakın. Bu yüzden yakınlaşma, bir tarafın diğerine sürekli uzandığı bir ilişki değil; iki tarafın da elini uzattığı bir süreç olmalı. Ancak o zaman kurulan bağ gerçekten samimi olabilir.

İLKNUR RECAİOĞLU (Birleşik Krallık Kıbrıslı Türk Öğrenci Federasyonu Üyesi)
HASTÜRER: Kıbrıslı bir Rumla duygusal buluşma olabilir mi? Farklı etnik kökenden biriyle evliliğe yakın mısınız?
Onurkan Balses Çeliker: Tabii ki olabilir. Bence bunun önünde insanların koyduğu bazı ön yargılar ve çekingenlikler olabilir çünkü iki toplumun geçmişinde yaşananlar, bugün gençlerin birbirine yaklaşırken ister istemez daha temkinli davranmasına neden olabiliyor ama insanları sadece kimlikleri üzerinden değerlendirmek yerine birbirini tanımaya fırsat verdiğimizde bu mesafenin zamanla aşılabileceğini düşünüyorum. Sonuçta karşımızdaki kişi önce bir insan ve aramızda oluşan bağın ne olacağını önceden belirlemek mümkün değil. Bazen birbirimizi tanımadığımız için uzak duruyoruz. Tanıdıkça da aslında düşündüğümüzden çok daha fazla ortak noktamız olduğunu fark edebiliyoruz. Ben bunu etnik kökenden çok, iki insanın birbirine nasıl baktığı üzerinden değerlendiriyorum. Farklı bir kökenden gelen biriyle evlenmek benim için başlı başına bir sorun değil. Önemli olan birbirimizin kimliğine, kültürüne, ailesine ve geçmişine saygı duyabilmek. Özellikle Kıbrıs gibi farklı kültürlerin bir arada yaşadığı bir yerde, insanların birbirini sadece kökeni üzerinden değerlendirmemesi gerektiğini düşünüyorum. Elbette ailelerin veya toplumun bazı ön yargıları olabilir; bunlar zaman zaman ilişkiyi zorlaştırabilir ama iki insan gerçekten birbirini anlayabiliyor ve ortak bir hayat kurabiliyorsa, kökenlerin araya bir sınır koymasını doğru bulmuyorum. Sonuçta evlilik bir kimlik yarışı değil, birlikte hayat kurma meselesidir.
HASTÜRER: Kıbrıs, Türkiye ve üçüncü ülke… Yüksek öğrenim için terciniz nedir ve neden? Yüksek öğrenim tercihinizde belirleyici olan nedir?

ELAY ŞENER (Amerika Kıbrıs Türk Öğrenciler Birliği Derneği Üyesi, uluslararası ilişkiler öğrencisi )
Elay Şener: Aslında bunun tek bir doğru cevabı yok; bölüm ve üniversitenin sunduğu imkanlara göre değişir. Benim için yüksek öğrenim tercihinde en önemli şey, okuyacağım yerin bana sadece iyi bir eğitim değil, farklı bir dünya da sunmasıydı. Amerika’yı tercih etmemde eğitim imkanlarının yanında farklı kültürlerden insanlarla tanışmak, kendi alanımın dışında da kendimi geliştirmek ve dünyaya daha geniş bir pencereden bakabilmek etkili oldu. Kuzey Kıbrıs’tan çıkıp böyle farklı bir ortamda yaşamak elbette kolay değil ama insanı birçok açıdan geliştiriyor. Bir yandan kendi kültürümü ve nereden geldiğimi daha iyi anlıyorum, diğer yandan farklı düşünceleri tanıyorum. Bence üniversite tercihi biraz da insanın nasıl bir hayat ve nasıl bir gelecek istediğiyle ilgili.
HASTÜRER: KKTC’deki üniversitelere bakış açınız nedir?
Elay Şener: KKTC’deki üniversitelerin en büyük değerlerinden birinin, küçük bir coğrafyada farklı ülkelerden ve kültürlerden gençleri bir araya getirmesi olduğunu düşünüyorum. Bu, aslında ülke için çok büyük bir fırsat. Burada eğitim alan bir öğrenci sadece ders görmüyor; farklı insanlarla tanışıyor, farklı bakış açıları kazanıyor ve Kıbrıs’ı da kendi deneyimiyle tanıyor. Elbette üniversitelerimizin geliştirmesi gereken yönleri ve çözülmesi gereken sorunları da var. Ama sadece eksikleri konuşmak yerine sahip olduğumuz potansiyeli de görmek gerekiyor. KKTC’nin üniversiteleri, doğru değerlendirildiğinde ülkenin dünyaya açılan kapılarından biri olabilir. Bunun için eğitim kalitesinin yanında öğrencilerin burada kendilerini gerçekten ait ve güvende hissedebilecekleri bir ortam oluşturmak da önemli.

HASTÜRER: Kuzey Kıbrıs’ta gelecek görüyor musunuz?
İlknur Recaioğlu: Evet, görüyorum ama bu geleceğin kendiliğinden oluşacağını beklersek daha çok bekleyeceğiz, onu da biliyorum. Tamam her şey mükemmel olmayabilir, evet diğer ülkelerin yaşamıyor olduğu birtakım sorunlar da yaşıyor olabiliriz ama size bir sır vereyim: her zaman bir sorun olacak o yüzden doğru ve mükemmel zamanı bekleyemeyiz çünkü öyle bir dünya yok. Bizim odaklanmamız gereken yer dünyaya Kıbrıslı Türklerin varlığını, kim olduklarını ve neler başarabileceklerini göstermek. Mesela birçok başarılı sporcularımızın yarışlara bizi Türkiye adı altında temsil ediyor olmaları potansiyelimizin sadece ilk aklıma gelen örneklerinden biri, yani yapabiliyoruz. Özellikle genç nüfusumuz, kültürümüz ve dünyaya açılma potansiyelimiz önemli değerler. Bu yüzden emeğimizi ve potansiyelimizi azımsamadan, çok çalışmak bizim Kuzey Kıbrıs’a layık gördüğümüz geleceğin olmazsa olmazıdır. Benim için asıl soru “Nasıl bir gelecek istiyoruz ve bunun için çalışıp didinmeye ne kadar hazırız?” sorusu. Şu sıralar gerek etrafımdaki gerek başka gençlerin ağzından düşmeyen ‘Kıbrıs’tan gidelim de kendimizi kurtaralım’ zihniyetinin de kanımca çok yanlış olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Buradaki gelişmemiş veya zayıf unsurlardan şikayet etmek yerine bunları değiştirmek için elimizi taşın altına koyar, bunları değiştirecek fikirlerimizi ortaya koyarsak ancak daha güçlü bir gelecek kurabiliriz. Umut var fakat umudun gerçek olması için gençlerin sadece geleceği bekleyen değil, geleceği kuran taraf olması gerekiyor.
HASTÜRER: Size de, “Gidin de gelmeyin, bu memlekette hayır yok” diyenler oluyor mu? Ya da böyle diyenlere tepkiniz nedir?
Derin Karakaş: Evet, bunu zaman zaman duyuyoruz. Özellikle gençlerin eğitim için veya daha iyi imkanlar için yurt dışına gitmesi konuşulurken “Burada gelecek yok, git ve dönme” denebiliyor. Ben bu cümleyi biraz üzücü buluyorum çünkü bir gencin gitmek istemesi anlaşılabilir ama kendi ülkesine dönmesini istememek başka bir şey. Ben Amerika’da eğitim alırken dünyanın farklı yerlerini görmenin, kendimi geliştirmenin çok değerli olduğunu düşünüyorum ama bütün bunları sonunda Kuzey Kıbrıs’a da taşıyabilmek isterim. Bence gençlere “git” demek yerine, “git, öğren, deneyim kazan ve istersen burada da kullanabileceğin bir şeyler getir” diyebilmeliyiz çünkü bir ülkenin geleceği, gençlerinin dönmeye değer görmesiyle de ilgili.
HASTÜRER: KKTC’nin uluslararası tanınmamışlığı, sizce ne kadar sorundur?
Mehmet Uğur Taşbel: Bence bu, özellikle gençler açısından hayatın birçok alanına dokunan ciddi bir mesele. Eğitimden iş hayatına, seyahat etmekten ülkemizi dünyaya anlatmaya kadar bazı şeyleri daha zor hale getirebiliyor ama ben KKTC’nin tanınmamasını sadece bir engel olarak görmemek gerektiğini düşünüyorum çünkü bu durum, dünyaya kendimizi anlatma sorumluluğunu da beraberinde getiriyor. Özellikle gençlerin farklı ülkelerde eğitim alması, çalışması ve kendi toplumunu anlatması bu anlamda çok değerli. Bir ülkenin tanınması sadece siyasi kararlarla değil, insanların birbirini tanımasıyla da güçleniyor. Bizim de kendi kültürümüzü ve kimliğimizi dünyaya daha fazla anlatmamız gerektiğine inanıyorum. Gençlerin burada önemli bir rolü var.
HASTÜRER: Kuzey Kıbrıs’ta liyakat ne kadar değerli?
Mehmet Uğur Taşbel: Kuzey Kıbrıs’ın en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biridir aslında liyakat çünkü küçük bir toplumda birbirimizi tanıyor olmak bazen avantaj gibi görünse de işin içine kişisel ilişkiler girdiğinde adalet duygusu zarar görebiliyor. Özellikle gençler açısından bu konu çok önemli. Bir genç yıllarca eğitim alıyor, kendini geliştiriyor ve emek veriyorsa, karşılığında fırsatların gerçekten bilgisine ve yeteneğine göre verilmesini bekliyor. Aksi olduğunda sadece bir kişi kaybetmiyor; o gençte ülkesine karşı oluşan güven de zedeleniyor. Bence Kuzey Kıbrıs’ta gençlerin geleceğe daha umutla bakabilmesi için “Kimi tanıyorsun?” sorusunun yerine “Ne biliyorsun, ne yapabiliyorsun?” sorusunun gelmesi gerekiyor.
HASTÜRER: Ülkeyi yönetenlere saygı ve güven duygunuzu neler belirler?
Cemalkan Balses Çeliker: Açıkçası benim için bir yöneticinin unvanı, geçmişi ya da hangi siyasi görüşten olduğu güven duymam için yeterli değil. Kuzey Kıbrıs’ta insanlarla yöneticiler arasındaki mesafenin çok büyük olmaması aslında bir avantaj olabilir; çünkü yapılanı ve söyleneni yakından görebiliyoruz. Ben daha çok adaletli olup olmadığına, verdiği sözlerin arkasında durup durmadığına ve halkın sorunlarına ne kadar dokunduğuna bakarım. Özellikle gençlerin fikirlerinin gerçekten dikkate alınması benim için önemli çünkü bizi sadece seçim zamanı hatırlayan bir yönetim anlayışının uzun vadede güven oluşturabileceğini düşünmüyorum. Güven bir anda oluşmuyor; zaman içinde, tutarlı davranışlarla kazanılıyor. Aynı şekilde kaybetmek de bazen tek bir yanlış kararla mümkün olabiliyor.




