TMK Üzerinden Verilen Mesajla Kıbrıs Gerçeği

Avrupa Konseyi Delegeler Komitesi’nin Taşınmaz Mal Komisyonu (TMK) ile ilgili son kararı, Kıbrıs’ta yıllardır devam eden mülkiyet meselesini yeniden gündemin merkezine taşıdı. Ancak kararın içeriğinden çok, kararın nasıl yorumlandığı ve kamuoyuna nasıl aktarıldığı üzerinde durmak gerekiyor.
Öncelikle bir gerçeği teslim etmek gerekir. Taşınmaz Mal Komisyonu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından uzun yıllardır “etkin iç hukuk yolu” olarak kabul edilen bir mekanizmadır. Son yıllarda verilen çeşitli kararlarla da bu statü teyit edilmiştir.
Bu nedenle son kararı, bazı çevrelerin iddia ettiği gibi TMK’nın geçersiz kılındığı veya işlevsiz hale getirildiği şeklinde yorumlamak doğru değildir. Nitekim Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman, alınan kararın TMK’nın etkinliğini ortadan kaldıran ya da mülkiyet rejimini değiştiren bir karar olmadığını ifade etmişlerdir.
Ancak mesele sadece hukuki değildir.
Kıbrıs sorunu yarım asrı aşkın süredir uluslararası hukukun, siyasetin ve diplomasinin iç içe geçtiği bir alandır. Bu nedenle Avrupa kurumlarında alınan her karar, hukuki niteliğinin ötesinde siyasi mesajlar da içerir. Rum tarafının uzun yıllardır hedeflerinden biri, TMK’nın uluslararası alandaki etkinliğini tartışmaya açmak ve mülkiyet konusunu yeniden farklı bir zemine taşımaktır.
Bu noktada Kıbrıs Türk tarafının yapması gereken şey hamaset üretmek değil, TMK’nın etkinliğini daha da güçlendirmektir.
Çünkü bir kurumun gücü açıklamalarla değil, ortaya koyduğu sonuçlarla ölçülür. Başvuruların süratle sonuçlandırılması, tazminatların zamanında ödenmesi ve hukuki süreçlerin etkin işlemesi, uluslararası alanda verilecek en güçlü cevaptır.
Bugün Kıbrıs Türk halkının önünde duran temel soru şudur:
Mülkiyet sorununu çözümsüzlüğün bir parçası olarak mı bırakacağız, yoksa uluslararası hukukun kabul ettiği mekanizmaları daha da güçlendirerek çözümün bir parçası haline mi getireceğiz?
TMK bugüne kadar binlerce dosyanın sonuçlandırılmasına katkı sağlamış bir mekanizmadır. Eksikleri olabilir, geliştirilmesi gereken yönleri bulunabilir. Ancak bu eksikliklerin giderilmesi için yapılması gereken şey kurumu tartışmaya açmak değil, kurumu daha güçlü hale getirmektir.
Kıbrıs meselesinde haklı olmak kadar haklılığınızı dünyaya anlatabilmek de önemlidir. Bunun yolu da sağlam hukuk, güçlü kurumlar ve tutarlı bir diplomatik mücadeleden geçmektedir.
Son kararın ardından ortaya çıkan tablo bize bir kez daha göstermiştir ki, Kıbrıs’ta mücadele yalnızca masada değil, hukuk alanında da devam etmektedir. Ve bu mücadelede en büyük kozumuz, uluslararası hukuk tarafından tanınan mekanizmalarımızı korumak ve geliştirmektir.
