Türkiye farklı bir uyanışa yöneliyor (mu?)

PKK meselesinde Bahçeli’nin devlet üst aklı adına yaptığı dönüşümün uzun soluklu başka sorunların çözümü için de arkası gelecek mi diye düşündürtüyor. Bunun iç hukuk ve siyasette olmayacağı aşikâr.
Bahçeli’nin açılımı Kürt sorunundan hareketle Türk dış siyasetinde arka arkaya sıralanacak şekilde farklı bir uyanış olabilir savını güçlendiriyor.
Seçimlere giden 2 yıllık süre içerisinde birçok açıdan yıpranmış olan AKP iktidarının ekonomiyi geri planda bırakmak adına ateş topuna dönen bölgedeki güvenlik ve siyasi istikrar söylemlerine ağırlık vereceği gözüküyor. “Hiçbir iktidarın çözemediğini biz çözeriz” iddiası ve motivasyonu seçmen nezdinde ön plana çıkarılacak. Görüşünüz ne olursa olsun, bu yaklaşım siyaseten tutar mı tutmaz mı ayrı bir konu ama gidişat bu yönde. Milliyetçilik refleksini tabiri caizse bir kuyumcu hassasiyeti ile alıştıra alıştıra nabız tutup gözeten bir siyaset yürütülüyor.
Kürt sorununda olduğu gibi Kıbrıs Türklerinin ve Türkiye’nin adada sonsuza kadar var olması için aynen Kürt sorununda olduğu gibi eski dengelere yeni bir bakışla yaklaşılabilir.
Türkiye 1963’teki Türkiye değil.
Türkiye’nin Kıbrıs’ı kontrol altına almak için yakaladığı askeri teknoloji ile şimdiki seviyede askerinin adada bulunması gerçekten gerekiyor mu?
Elbette asker çekilsin denilmeyecek ama eldeki imkanlar ile Toroslardan adanın herhangi bir noktasını kontrol altına alınması mümkündür noktasına gelinebilir. Askeri mevcudiyet açısından sınırlama ile geri adım atılabilir. Türk askerinin adadaki varlığı ve savunma sanayinin yarattığı algı açısından, adadaki askeri gücün kendisinden çok daha önemlidir.
Türkiye’nin savunma sanayisi o kadar ileri noktalara geldiği ortada. Bu gerçek doğal olarak her fırsatta sahne performansı olarak ortaya bir övünç kaynağı olarak da sunuluyor. O zaman bunu karşılığını alarak kullanabilmek lazım.
Dolayısıyla Kıbrıs sorununa çözüm arayışında işin güvenlik boyutuna yeni bir açıdan bakmak için zaman olgun.
Hatta gerçekçi olmak gerekirse Türkiye’nin içine girdiği derin ekonomik çukur ve yoksulluk da dikkate alınarak menfaati için bu bir şart.
Kıbrıs’ta çözüme şu veya bu sebep ya da ihtiyaçtan dolayı Türkiye bir ivme kazandırmak istiyorsa, iki devlet deyip de benimsediğimiz politikadan herhalde bir noktada farklı bir yöne doğru gitmesi gerekecek. Bu noktada KKTC’de Erhürman’ın olması böyle bir manevra yapmak için şartlar oluşursa Türkiye’ye hem dışarıda hem de kendi iç siyasette esneklik kazandırması açısından önemli bir unsur. İki açıdan önemli. Birincisi Erhürman’ın bunu sırıtmadan yapabilecek olması. İkincisi de Türk kamuoyu ve seçmeni karşısında %63 lük oy oranı ile seçim zaferi kazanmış olmasından dolayı Kıbrıs Türkü’nün iradesini temsil ediyor olmasından dolayı. Erhürman’ın seçilmesi Kıbrıs sorununa yaklaşımının ötesinde bambaşka iç siyaset ile ilgili unsurların da devreye girmesi ile siyasi bir zafere dönüştü. Bunu biz biliyoruz ama Türkiye’den bakıldığında görüyorum ki birçok kesimde Kıbrıs Türk halkının da Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik artık belli bir noktaya geldiğine işaret ediyor görüşü ön plana çıktı. İşte tam da bunu Türkiye iç siyasetinde Erhürman aracılığıyla kullanabilirler.
Türkiye’deki siyasi irade Kürt sorunundan başlayarak Kıbrıs sorunu, Ege ve Yunanistan ile ilgili irili ufaklı konuları çözme yönünde bir uyanışa yönelebilir. Bunu Kürt sorununun çözümünde ciddi bir mesafe alır ve sandıkta karşılığını alacağını görürse sonrasında devreye sokmasını sürprizle karşılamamak lazım. Türkiye ilk adımı atarak Yunanistan ile birlikte Kıbrıs Rum ve Türk taraflarını muhatap alıp bir şekilde doğrudan ilişki kurma çağrısı bile yapabilir. Kıbrıs’taki “puzzle’ın” şu anda geçerli olmayan bir parçasını harekete geçirerek çözüm sürecine esası konuşmadan bu şekilde ivme kazandırabilir. Aynen Bahçeli’nin Kürt sorununun çözümünde ilk adımı TBMM’de bir toplantı öncesi DEM parti milletvekillerine yönelip tokalaşması gibi.
Politikadaki bu olası uyanışın kökünde bölgedeki jeopolitik dönüşüm açısından geleceğin ortak sorunları yıllardır paylaşan taraflar için farklı fırsatları doğurması yatıyor.
Belli bir süredir olan bu realite, İran savaşıyla birlikte Doğu Akdeniz’deki enerji dengelerinin ön plana çıkmasından ziyade sürdürülebilir olmasının sağlanmasının aciliyetini sağladı. Bu aciliyet ile beraber Avrupa’nın Türkiye’ye güvenlik ve enerji nakil koridorları açısından ihtiyaç duymasını da ortaya koydu.
Ortaya çıkan bu konjonktür karşısında Ankara’daki siyasi irade, ABD ve AB’ye “bizi içeride iktidarda kalmak için yaptıklarımızla değil dış politikada sizinle ortak çıkarlarımızın hasatı için yapacağımız açılımlarla değerlendirin ve destekleyin. Destekleyin ki seçimi kazanalım ve devam edelim” mesajı veriyor.
Yeni siyaset ile ilgili okumam bu.




