Hasan Hastürer

Meral ve Derviş Eroğlu ile hayatı konuştuk…

Cuma, 7 Mart, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin üçüncü Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu’nun doğum günüydü. Arayıp telefonda kutladım… Cumartesi, görüşüp kahve içmek için de anlaştık.

   Cumartesi öğleden  sonra gittiğimde Derviş Bey uyuyordu. Arka arkaya yaşadığı sağlık sorunları yormuş.

   Sohbete Meral Hanımla başladık.

   Fark ettim, Meral Eroğlu’nun da hayatında olabildiğince geçmişin izleri daha değerli.

   Hayat hesaplaşması… Zaman tünelinde dura dura yolculuk yapıp sohbet etmek daha insani geliyor.

***

Sohbet dediğim, yalnızca geçmişi hatırlamak değil; hayatın bıraktığı izleri birlikte okumak gibi bir şeydi.

Derviş Eroğlu’nun hayat hikâyesi, makamlarla anlatıldığında eksik kalır. Çünkü onun hikâyesi siyasetten önce hayatın içinden başlar.

Çocukluğu kolay geçmedi.
Bir anlamda annesiz babasız büyüdü. Çocukluk dediğimiz o güvenli limanı fazla yaşayamadı.

Zorluklara takılıp kalmadı. Tam tersi sosyal dayanışmanın uzattığı elin kıymetini bilerek, dayanmayı, yıkılmamayı, önemli hedeflere insani duygularla yürümeyi başardı.

***

   Eroğlu’nun hayat yolculuğunda karşısına eşi Meral Eroğlu’nun çıkışı, sıradan bir hayat arkadaşı buluşması olmadı.

   Bir polis kızı olan Meral Hanım, disiplinli bir aile ortamında büyümüş. Ama onu asıl şekillendiren şey annesinin verdiği görgü terbiyesi.

   Görgüsüzlüğe karşı duyarlılığı yüksek, bir anne terbiyesiyle yetişmişti.

   Meral Hanım dün anlattı… “Derviş’le nişanlıyken Lefkoşa’da Uzunyol’da bir parfümcü dükkanına girmiştik. Bir parfüm beğendim Derviş de bana aldı. Eve bir sevinçle gittim. Anneme parfümü gösterip, Derviş’in aldığını söyledim. Annem kükreyip, o çocuk talebe, o parfüm için parası olup olmadığını düşünüp, istememen gerekirdi.”

   Bunları söyledikten sonra ekledi: “Biz nereden geldiğimizi hiç unutmadık.”

   Düşündüm…

   Bir tarafta hayatın zorluğuyla savaşa savaşla büyüyen, Derviş…
   Diğer tarafta ölçü ve görgüyle büyüyen, Meral…

   İki farklı hayat çizgisi bir noktada, ortak bir hayat çizgisine dönüştü.

***

Cumartesi onların evinde, iki saati aşkın süre otururken ilk düşündüğüm şey şu oldu:
   Siyasetin içinden geçmiş insanların çoğu, konuşurken yalnızca siyaset anlatırlar. Ama dün Eroğlu’nun evinde konuşulan, hayattı.

   Son dönemde arka arkaya sağlık sorunları yaşayan Derviş Bey’in sohbetimize nasıl katılacağı, beni doğrusu biraz düşündürmüştü.

   Merdivenden gelen ayak seslerini duyduğumda içimden, “Acaba sağlığı nasıl?” diye geçirdim.

   Ama yanıldığımı hemen gördüm.

   Karşımda oldukça dinç, sohbet etmeye hazır bir Derviş Eroğlu vardı. Hem Derviş Bey hem Meral Hanım sağlıklıydı. Sohbetleri de öyle…

***

Siyaset konuşulmadı mı?

Elbette konuşuldu.

Yarım asrı aşan siyasi hayatın içinden geçmiş bir isimle oturuyorsanız siyasetin bir miktarda masaya gelmemesi zaten mümkün değildir.

   Konu bir noktada Ulusal Birlik Partisi’ne geldi.

   UBP’nin hayatlarındaki yeri başka.

   Bir şeyi güçlü biçimde sahiplenmek için bazen “evladı gibi görüyor” derler ya…
   Derviş Bey de, Meral Hanım da UBP için tam olarak o duyguyu taşıyor. Üzüldüklerini de gizlemiyorlar.

***

Sohbetin en renkli anlarından biri ise Meral Hanım’ın getirdiği siyah beyaz, çerçeveli iki fotoğraftı..

Birincisi Meral Eroğlu’nun anaokulu yıllarından bir çocukluk fotoğrafı…

   Fotoğrafa bakarken anaokulu yıllarını anlattı. Tek tek sınıf arkadaşlarını anımsadı.

   Anaokulu yaşlarında Meral Hanım, ilk iki anaokulu beğenmeyip, üçüncüsüne devam etmeyi kabul etmiş.

   İlk iki anaokulunda her çocuk kendi sandalyesini götürüyormuş. Bazı çocukların sandalyeleri prenses koltuğu gibiymiş. Bu eşitlikçi olmayan durum rahatsız etmiş Meral Eroğlu’nu.

   Üçüncü anaokulunda kalmasının nedeni ise eşitlikmiş.

   O okulda, sıraya birleşik tahta oturma yerleri varmış. Evden sandalye getirip ayrıcalık yaratmak mümkün değilmiş.

   “Eşitliğe verdiğim önemi orada öğrendim” dedi Meral Hanım.

   Bu cümle, sohbetin en öğretici cümlelerinden biriydi.

 

***

   İkinci siyah beyaz fotoğraf 2011 yılında Serdarlı’da çekilmiş. Altında şunlar yazıyor:

   “Ağustos 1964’te Erenköy savaşlarında Serdarlı Sancağında, doktor olarak görev yapan eşim ve iki çocuğumuzla kaldığımız tek odalı hanay ve 2011 yılında yaptığım ziyaretin resmi.”

***

   Derviş Bey o siyah beyaz fotoğraflara uzun uzun baktı.

   Sessizce…

   Bir süre sonra şu cümleyi söyledi:

   “Benim çocukluk resmim hiç yok… Çünkü annemi babamı yaşamadım.”

   Bu söz sohbetin en derin anıydı.

   Bir insanın çocukluk fotoğrafının bile olmaması…
   Hayatın eksik başlayan tarafını anlatmaya yeter.

***

Derviş Eroğlu uzun yıllar siyasetin zirvesinde yer aldı. Başbakanlık yaptı. Cumhurbaşkanlığı yaptı.

Ama dün o evde otururken aklımdan şunlar da geçti.

   Bazen hayatın en renkli yılları, en parlak makamların olduğu yıllar değildir.

   Bazen hayatın en güzel, en sıcak, en renkli yılları, siyah beyaz fotoğrafların içinde kalan yıllardır.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu