Cenk UZUNOĞLU

Savaş neye aracılık edebilir?

Büyük değişimler başlangıçta imkânsız gibi gözükür.

Bir oldu-bitti bile başlangıçta imkânsız ya da saçma gibi görünen hedef, öngörü ve söylemlerle başlar. Olup bittikten sonra geriye dönüp “zaten böyle olacağı belliydi” dedirtir ama olan olmuştur.

Örneğin belli bir süredir birbirinden bağımsız birçok konuda ortak global bir sistem ve kurallar (“kanunlar”) zincirinin olmasına yönelik çalışmalar var.

Halihazırda büyük sermaye gruplarının da maddi desteği ile sürdürülebilirlik şemsiyesi altında faaliyet gösteren küresel kurumların etki alanlarını artırarak, yetki ve dolayısıyla yaptırım alanlarını da artırmaya yönelik çalışmaları olduğunu biliyoruz. Tüm bu çalışmalar olabileceklere yönelik bir ön kavramsal tasarım olarak da pek ala yorumlanabilir.

Başlangıcından itibaren bu çalışmalardaki temel nokta dünyanın bugüne kadar olmadığı şekilde ardı ardına gelen sınır tanımayan problemlerle meşgul olacağıvarsayımına dayanıyor.

Bu tespitten hareketle adı açıkça konmasa da ülke egemenliklerinin sınırlandığı yeni bir düzen hedefi masum üsluplarla çeşitli platformlarda dile getiriliyor.

Bunları duyuyor ama diğer taraftan da günlük hayatın geçim derdi ile meşgul olan kamuoyları “bizim mahallede bir şey olmaz, olursa başka diyarlarda olur” kafasında olmayı tercih ediyor.

Global ısınmanın sebep olduğu iklim değişikliği, yetersiz kalmaya başlayan su kaynakları ve doğal afetlerden başlayarak salgın hastalıklar, artan nüfusun karşı karşıya kaldığı açlık, göç ve uygulamaların gerisinde kalmış serbest piyasa kontrol mekanizmaları Tüm bu gelişmeler ile ülke bazında mücadelenin zorluğu, ülkelerin kendi kamuoyları önündeki çaresizliğini de ortaya çıkardığı da bir gerçek.

Giderek sınır tanımayan ve bir ülkenin aldığı kararlarla pek bir ilerleme kaydedemeyeceği sorunların ön plana çıktığı veya çıkarıldığı bir dünya düzenine kontrollü ya da kontrolsüz bir şekilde yol aldık.

Bu sorunlar, güçlü ülkelerin bile tek başına ne kadar yetersiz kalabileceklerini, kendi vatandaşlarına gösterdi.

Sorunların küresel boyut kazandığı bir ortamda dünyanın ülkeler bazında örgütlendiğini unutmamak lazım.

Bu aşamada, kalıcı sürdürülebilir çözüm için dünyada ülkelerin yerini küresel bir devletin almasını önermek elbette gerçekçi olmaz. Diğer taraftan da güç ve yetkinin ülkeler bazında örgütlendiği bir dünyada, küresel sorunlara çözüm bulabilmenin gittikçe güçleştiğini artık her platformda işlenmeye, dile getirilmeye başlandığı da bir gerçek.

Açıkça olmasa da söylenmeye çalışılan bu sorunların çözümü için ülke egemenliklerinin paylaşımının gerektiği.

Bunun karşısında duran da bugün içine girilen ekonomik, siyasi ve bölgesel savaşların yarattığı krizlerle mücadele etmek durumunda kalan ekonomik, siyasi ve askerî açıdan güçlü ulus devletler.

Küresel örgütlerle birlikte uluslararası sermayenin küresel sorunları ön plana çıkararak insanları ve ülke kaynaklarını kontrol etmeyi, kendi çıkarlarına da uygun düzenini korumayı ve ilerletmeyi amaçladığını söylemek hafife alınacak bir iddia değil.

Söz konusu olan çeşitli başlıklar altına ülke egemenliklerinin devredilmesidir.

Bu komplo teorisi gerçek olacaksa BM gözetiminde küresel sermaye ile ulus devlet temsilcilerinin kamuoyları önünde müzakere etmesi ile olmayacaktır!  

Bu ancak büyük bir yıkımın empoze edeceği koşulların oluşması ile olabilir.

Koşulların tam anlamıyla oluşması da başlayan savaşın devamı ile yayılmasının getireceği ve tüm dünyayı etkileyecek ekonomik yıkım sonrası mıdır acaba diye insan düşünmeden edemiyor. Başlangıçta imkânsız gibi gözüken bir öngörü ile dillendirilen komplo teorisinin gerçeğe yaklaştığı bir konjonktürdeyiz.

Bu kaos ve yıkım sürecinin sonunda dünyaya tekrar istikrarın gelmesi için ülkelerin egemenliklerini daha üst küresel kurumlara devretmelerini gerektireceğinin genel bir kabul görmesi hedeflenmektedir.

Bunu küresel sermaye kurumlarının ve onların güdümündeki kurumların talep etmesi yerine çözüm bulmaktaki çaresizlikle kamuoylarının bunu görüp kendi ulus devletlerinden talep etmeleri sürecinin içerisindeyiz. Jeopolitik konumu, bulunduğu bölgede sahip olduğu su kaynakları ve güçlü ordusu ile caydırıcı bir güce sahip olan Türkiye bir ulus devlettir. İran sahip olduğu doğal kaynak ve sınırlı da olsa nükleer güç ile kısmen de olsa ulus devlet unsurlarını barındıran diğer bir ülkedir. Her iki ülke de merkezi ulus devlet olma yetisini kaybetmekle karşı karşıyadır.

Konu İsrail-İran/Filistin/Hizbullah/Hamas ya da Rusya-Ukrayna savaşlarının ötesine geçmiştir. Bunlarla birlikte alevlenecek savaşlar zincirinin arkasından gelecek yepyeni bir dünya düzeninin acil bir ihtiyaç haline bürünmesi için ne yazık ki büyük bir yıkıma ve insanlık dramına ihtiyaç vardır.

Tabiri caizse ölümü görmekle kalmayıp yaşayıp yepyeni bir düzene koşarak gitmek varılmak istenen konjonktürdür.

Böyle bir konjonktürün oluşması vesileyle bir bakarsınız bizim Kıbrıs sorunu da çözülür! Her iki tarafta da birileri de o anlaşmayı imzalar. Artık kime denk gelirse.

Biz de Sarayönü’nde bize özgü naiflikle “bunun böyle olacağı zaten belliydi” der con kahvemizi yudumlarız.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu