Mülkiyet Meselesi

Kıbrıs’ta ne zaman yeni bir müzakere süreci başlasa, kamuoyunun dikkati yönetim modeli, siyasi eşitlik, garantiler ve toprak başlıklarına çevriliyor. Oysa bu başlıkların gölgesinde kalan, fakat belki de hepsinden daha karmaşık olan bir konu var: mülkiyet.
Aslında Kıbrıs meselesinin en ağır yükünü yıllardır mülkiyet sorunu taşıyor. Çünkü bu mesele yalnızca tapuların kime ait olduğunu belirlemekten ibaret değildir. Mülkiyet; insanların anıları, yaşamları, ekonomik yatırımları ve gelecek planlarıyla doğrudan bağlantılıdır.
1974’ten sonra adanın iki tarafında da yeni bir hayat kuruldu. Kuzeyde binlerce insan onlarca yıldır aynı evlerde yaşıyor, iş yerleri açıyor, çocuklarını büyütüyor. Güneyde ise geride bıraktıkları mallarına kavuşmayı bekleyen insanlar bulunuyor. Aradan geçen yarım asır, hukuki hakları ortadan kaldırmasa da fiili gerçeklikleri tamamen değiştirmiş durumda.
İşte tam da bu nedenle, “herkes eski malına geri dönsün” yaklaşımı da, “geçmiş tamamen kapansın” anlayışı da tek başına uygulanabilir görünmüyor. Birinin adalet olarak gördüğünü diğeri yeni bir mağduriyet olarak değerlendirebilir.
Bu nedenle olası bir çözümde karma bir model kaçınılmaz görünüyor. Bazı taşınmazlar iade edilebilir, bazıları eşdeğer mülklerle takas edilebilir, bazılarında ise tazminat yolu tercih edilebilir. Böyle bir sistem hem bireysel hakları hem de bugün oluşmuş sosyal ve ekonomik düzeni birlikte dikkate almak zorundadır.
Ancak asıl sorun bundan sonra başlıyor.
Tazminatı kim ödeyecek?
Bugün ortaya çıkabilecek mali yükün milyarlarca avroya ulaşabileceği uzun zamandır dile getiriliyor. Böyle bir yükü tek başına Kuzey Kıbrıs’ın karşılaması mümkün değildir. Türkiye’nin katkısı önemli olabilir, ancak bunun da tek başına yeterli olması beklenmemelidir. Avrupa Birliği’nin, uluslararası finans kuruluşlarının ve çözüme destek verecek ülkelerin katkısıyla oluşturulacak güçlü bir uluslararası fon olmadan mülkiyet meselesinin kalıcı biçimde çözülmesi oldukça zor görünmektedir.
Bunun yanında, verilecek kararların hukuki güvenceye sahip olması da büyük önem taşımaktadır. Çözüm sonrasında insanların yeniden yıllarca mahkeme kapılarında hak aramak zorunda kalacağı bir düzen, barışa değil yeni anlaşmazlıklara zemin hazırlar.
Toplumların da gerçekçi beklentiler geliştirmesi gerekir. Hiçbir çözüm modeli herkesi tamamen mutlu etmeyecektir. Barış, çoğu zaman tarafların istediklerinin tamamını değil, birlikte yaşayabilecekleri ortak zemini kabul etmeleriyle mümkündür.
Kıbrıs’ta çözüm yalnızca siyasi liderlerin imzalayacağı bir metin değildir. Çözüm; insanların evlerine, arazilerine, yatırımlarına ve geleceklerine duyacakları güvenle anlam kazanacaktır.
Belki de bugün üzerinde en çok düşünmemiz gereken soru şudur:
Bir anlaşma imzalamak mı daha zordur, yoksa o anlaşmayı insanların günlük hayatında adil ve uygulanabilir hale getirmek mi?
Bana göre ikinci soru çok daha önemlidir. Çünkü imzalar birkaç dakikada atılır; ancak adalet duygusu nesiller boyunca yaşar. Kıbrıs’ta kalıcı barışın yolu da işte tam bu adalet duygusunu koruyacak, iki toplumun da yaşayabileceği gerçekçi bir mülkiyet düzeni kurabilmekten geçmektedir.


