Alper EliçinYazarlar

Levent’teki Sokağımız ve Mahallemizden Anılar Bölüm III

 

Lise yıllarında yaz tatillerinde, daha önceki iki bölümde kendisinden bahsettiğim arkadaşım Bahadır’la sabah otobüsle Levent’ten ayrılır, Karaköy’den vapurla Kadıköy’e geçer, otobüsle Caddebostan’a ulaşır, Beyaz Park’ın yanından bir kanalizasyon deşarjının hemen kenarından kayık kiralayarak açılırdık. Kürek çekerek bazen Küçükyalı’ya kadar gider, denize girer dönerdik. Bu kayık gezilerine Bahadır’ın Robert Kolej’den arkadaşları İsmail ve Melih de katılırdı. Şehrin öbür ucuna bin bir zahmetle yapılan ve deniz riski de taşıyan bu gezilerimize ailelerimiz de karşı çıkmazdı.

Bahadır’la lise yıllarında İzmir’den başlayan ve Antalya’da biten bir gezimiz de olmuştu. İstanbul’dan İzmir’e İskenderun gemisiyle gittikten sonra Bodrum minibüsüne binerek yolumuza devam etmiştik. İzmir’den sonra Melih de bize katılmıştı. Çadır ve uyku tulumlarıyla 1973 Ekim başı yaptığımız bu seyahatte, sırasıyla önce Bodrum, Marmaris ve Köyceğiz’de durmuştuk. Hantal ve kurulması son derece güç olan çadırı, bir süre sonra kurmaktan vazgeçmiş, altımıza sermeyi tercih etmiştik. Genellikle kumsalda yatıyorduk. Bugün tanınmayacak şekilde değişen Bodrum-Gümbet’te de sahilde yatmıştık. Karnımızı doyurmak için ucuz ne bulursak alırdık. Örneğin Marmaris’te sürekli ekmek arası yuvarlak tenekelerde satılan çam balını yemekten ishal olmuştuk. Demek ki o zamanlar bal ucuzmuş.

Fethiye’ye vardığımızda, Birinci Karagöz civarında salaş bir otelde bir gece olsun yatakta yatmaya karar verdik. Üçümüz bir odaya doluştuk. Bir hafta sonra ilk kez sırtımız bir yatak görecek, duş alma olanağını bulacaktık. Ekim başı olmasına rağmen hava hala sıcak olduğundan da, camı açık bırakıp pestil gibi uyuduk. Ancak sabaha karşı korkunç bir ezan sesiyle yataklarımızdan fırladık. Yatağım bile sesten titreşiyordu. Meğer caminin hoparlörü daracık sokakta tam da pencerenin karşısındaymış. Uzanıp hoparlörü koparmayı bile düşünmüştüm.

O zamanlar Ölüdeniz’e asfalt yol yoktu. Dolayısıyla sabah erkenden yürüyerek Fethiye’den ayrıldık. Kale Köyü’ne kadar tırmandık. Sadece iki sırt çantasını yanımıza almıştık. Bir sırt çantasını ve son derece ağır olan çadırı ise Fethiye’de otelde bırakmıştık. Yolda Yol Su Elektrik’in iş makinaları çalışıyor, zaman zaman dinamit patlatılıyordu. Sonunda bin bir zorlukla Ölüdeniz’e vardık. Uyku tulumlarını açıp sahilde uyuduk.

Sabah bazı garip sesler duyarak uyandığımızda, ani bir refleksle kendimizi kenara atarak gelmekte olan küçük bir deve kervanın bizi ezmesinden kurtulduk. Sonra yine bin bir zorlukla Fethiye’ye dönüp bir midibüsle Kaş ve Kalkan’a doğru yola çıktık. Patara’dan sonra yol bozuldu. Toprak bir yola dönüştü. Ancak tek araç geçebilecek genişlikteydi. Oturduğum tarafta denize doğru 50-70 metrelik bir uçurum vardı, diğer tarafta ise yüzlerce metre yükselen bir dağ yamacı. Fiat midibüsümüzün, bazı yerlerde tekerleği yolda ama oturduğum koltuğun karoseri çıkıntısı yolun dışında, uçurumun üstündeydi. Bir süre sonra dayanamayıp Bahadır’la yer değiştirmiştim. Karşıdan ara sıra araç geldiğinde ya araçlar birbirini uzaktan görebildiğinden bir cebe girerek bekliyor, ya da daha küçük olan diğer araç daracık yolda geri geri gidiyordu. Dört saatlik bir yolculuktan sonra Kalkan’a vardık. Ertesi gün Kalkan’dan Kaş’a geçtik. Daha sonraki gün de Demre üzerinden Finike’ye. Finike’de yatacak kumsal bulamadığımızdan dalgakıranın ucundaki fenerin altında yattık. Gece, fenerin ışığından olacak, yengeç istilasına uğradık.

Sonunda Antalya’ya vardık. Ben seyahate 1100 TL ile başlamıştım. On bir gün geçmişti ve cebimde hala 600TL vardı. Arkadaşlar otogara gidip gece otobüsü için bilet almaya karar verdiklerinde, ben uçakla dönmeyi tercih ettim. Bitkin haldeydim. 300 liraya bir öğrenci bileti alıp uçakla İstanbul’a döndüm.

Bahadır, Melih ve bu kez bize katılabilen İsmail ile bir diğer gezimiz, bir yaz mevsimi çadırı toplayıp Kumburgaz/Celaliye’ye gitmek oldu. Deniz kıyısında bir arsaya çadırı kurduk. Etrafta dükkanlar olduğundan beslenme sorun değildi, ama evlere yakın olmamız nedeniyle büyük tuvalet sorun oldu. Belki biraz da beceriksizlikten… Beşinci gün otobüsle İstanbul’a dönüp Levent’e babaannemlere gittim ve büyük tuvaletimi yapıp rahatlamış bir şekilde tekrar otobüse binerek Celaliye’ye geri döndüm. Diğer arkadaşlarımın tuvalet gereksinimlerini giderme yöntemleri de çok yaratıcıydı. Örneğin ayağına palet takıp denize açılan bile vardı. Anlaşılan o zamanlar etrafta bu kadar çok cami yoktu ya da biz bulamamıştık. Yoksa bir caminin tuvaletine giderdik. Belki de çok pis olduklarından kullanamamıştık.

Bahadır Nişantaşı’ndaki High School’dan sonra daha önce değindiğim gibi Robert Koleji bitirip tıp okudu. Cerrah olduktan sonra Bursa’ya yerleşti. Emekli olduktan sonra da İzmir-Seferihisar’a taşındıi. Oğlu da İstanbul Lisesi’ni bitirdikten sonra İsviçre’de ETH’dan mezun oldu. Orada tanıştığı Türk eşiyle Zug’ta oturuyor. Kızı ise Kopenhag Üniversitesi’nde doktora yaptı. Uzmanlığı genetik. Danimarka’ya yerleşti.

Melih kolejden sonra Cerrahpaşa’yı bitirip jinekolog oldu. Bahadır’ın yine kolejden sınıf arkadaşı olan İsmail ise ODTÜ Elektronik’ten mezun olduktan sonra İTÜ’de master yaptı. Daha sonra uzun yıllar Şişecam’ın Topkapı fabrikasında çalıştı.

Bahadır’dan bahsedip de erkek kardeşi Yağız Üresin’den bahsetmemek olmaz. Bizden birkaç yaş küçük olan Yağız, çocukluğumuzda elinde soyulmuş ağaç dallarını kırbaç gibi kullanarak hepimizin kaçışmasına neden olan afacan bir çocuktu. Elinde kırbacıyla bizi gülerek ve pek keyif alarak kovalayan bu minik canavar, Çapa Tıp Fakültesi Farmakoloji Ana Bilim Dalı Başkanı oldu. Yakın zamana kadar sokağımızda oturmaya devam ediyordu. Şimdi ise 4.Levent’te yaşıyor.

Sokağımızdan bahsedeceğim son üç kişiden ikisi kardeşti. 1960’lı yıllarda evimizin tam karşısına yani 18 numaraya taşınan bir ailenin çocukları olan Ziya ve kardeşi Aydın futbol oynamayı, spor yapmayı sevmezdi. Buna karşılık sürekli Tommiks, Texas gibi çizgi romanlar okur, ellerinde oyuncak tabanca, tüfek, bıçak vs ile kovboyculuk oynamaya bayılırlardı. Ben de daha çok onların bahçede, bazen de bizim bahçeyi kapsayacak şekilde onların bu oyunlarına katılır, kızılderili kovalardım. Holywood filmlerinin etkisiyle o zamanlar kovboy olmak makbul, kızılderili olmak ise kötüydü.

Sokağın öbür ucunda, eski adı 9. Aralık, yeni adı Siklamen Sokak’ta, Şakayıklı Sokak’tan bakınca sol köşede, babası 4.Levent telefon santralında çalışan Yüksel otururdu. Onunla daha çok bizim evde oynardık. İleri derece miyop olan Yüksel uyumlu ve sakin bir çocuktu. Sokak oyunlarına pek katılmazdı. Yüksel’le ilgili aklımda kalan önemli bir anı sünnetlerimizle ilgili.

Yedi yaşında, Eylül ayında sünnet öncesi ailem beni kırmızı kurdele takılacak diye aldatırdı. Sokakta daha vahşi hikayeleri zaman zaman duysam da, ben ailede söylenenlere inanmayı tercih ederdim. O zamanlar sünnet tek yaşlarda ve sonbaharda okullar açılmadan evvel yapılırdı. Sünnet olup Hanya ve Konya’yı gördüğüm gün öğleden sonra Yüksel beni elinde hediyesiyle görmeye geldi. Sünnetle ilgili ona hangi palavra sıkılmıştı bilmiyorum ama beni, malum yerime hiçbir şey değmesin diye, vücudumun iki yanında yükseltilmiş yastıklar ve üzerine serilmiş bir çarşafla görünce sanırım mesajı aldı ve şok geçirmiş olarak eve döndü. Meğer onun sünneti de ertesi günmüş. Daha sonra Galatasaray Lisesi’ni bitiren ve Fransa’da doktora yaptığını duyduğum Yüksel’le bu son görüşmemiz olmuştu.

Levent’te gördüğüm ve aklımda yer eden bir olay da bir atın doğum yapmasıdır. Bir gün bizim top sahasına vardığımda, şu anda park ve basketbol sahası olan yerde bir kalabalık gördüm. Bahadır da oradaydı. Yaklaşınca Bahadır bana kalabalığın ortasını göstererek ‘bak at doğum yapıyor’ dedi. Atın doğum yapmasını, yavru atın bir zar içerisinde dünyaya gelişini, annesinin yardımıyla zarı yırtarak dışarı çıkışını ve biraz denedikten sonra titrek bacaklarla ayağa kalkıp annesine sokuluşunu ilgiyle izledik.

Levent’te her zaman sanatçılar, yazarlar, tanınmış doktorlar, avukatlar ve mafyatik kişiler yaşamıştır. Herkes kendi gelir grubuna göre değişik sokaklara yerleşmiştir. İlk zamanlar ağırlıklı olarak  4.Levent’te oturan zengin ünlüler, daha sonra mahallenin kentin gelişim aksında olması sonucu değer kazanmasıyla tüm sokaklara dağılmışlardır. Fatma Girik, Zeki Müren, Türkan Şoray, Cüneyt Arkın, Göksel Arsoy, ünlü kabadayı Kürt İdris sokakta karşılaştığımız kişilerdi. Dedemin de Sultanahmet’ten tanıdığı Bedia Muvahhit’in ise bir Volkswagen’i olduğunu hatırlıyorum. Sokakta dedemle sohbet için durduğunda, bir kez başımı okşamıştı. Türkan Şoray’ın, filmlerden bana çok çirkin ve kara kuru olarak yansıyan görüntüsüyle, Çamlık Sokak ile Çilekli Caddesi’nin köşesinde film çekilirken dikkatimi çeken güzelliği tam bir tezattı ve beni çok şaşırtmıştı. Anlaşılan Türkan Hanım tüm sanat kabiliyetine rağmen fotojenik biri değildi. Filmlerde kendisini seslendiren Adalet Cimcöz’ün sesi de bence hiç kendisine uymazdı.

Aradan yıllar geçti. Geldik 2026’ya. Benim de yaşım bu Haziran’da 71 oldu. Hala 3. Levent Şakayıklı Sokak’ta büyük ebeveynlerimden kalan evde yaşamaya devam ediyorum. Geçen 71 yılda İstanbul da Levent de doğal bir değişimin çok ötesinde büyük bir çarpık yapılaşma baskısı altında kaldı. Eskiden yeşil alan olan yerlere, 56 kata varan iş kuleleri yapıldı. 3.Levent ile 4.Levent arasından otoyol geçirildi. Gökdelenlere destek hizmeti veren muhasebe ve hukuk büroları, restoranlar, barlar, çocuk yuvaları, hastaneler, diş klinikleri gibi pek çok işyeri konutların yerini aldı, mahallenin sosyal dokusu bozuldu. Ayrıca binalar da, iş yerlerinin gereksinimlerini karşılamak için, büyük oranda deforme edildi. Belediyeler de bu duruma göz yumdu. 2500 kişilik nüfusu kalmış ve mahalle ihtiyaçlarını karşılayan hoş bir camisi olan Levent’in girişine, hemen Kanyon AVM’nin karşısına da dev bir cami inşa edildi. Tüm bunlara rağmen komşuluk ilişkileri, eskisi kadar olmasa da, bugün bile devam etmekte.

Türkiye’nin aydınlanma döneminde, orta/fakir bir yaşam biçiminin sürdüğü, hemen hemen herkesin gelir ve varlıkta eşit olduğu 1950’li yılların sonu ve 1960’ların başında, aynı mahalleyi paylaştığım bazı arkadaşlarımın bir baltaya sap olamaması, ama okuyan, ailesinden bu konuda destek alan diğer arkadaşlarımın ise ailelerinin eğitim, bilinç ve gelir düzeyini bir nesil içinde nasıl büyük oranda aştığını üniversite yıllarından itibaren hep düşünmüşümdür.

 

 

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu