Seçim Kazanılmış Değildir…

Siyasette bazı dönemler vardır; iktidarın yıprandığı, halkın beklentilerinin karşılanmadığı ve yönetim anlayışına yönelik hoşnutsuzluğun giderek büyüdüğü açıkça hissedilir. Bugün Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde de böyle bir atmosferin oluştuğunu söylemek sanırım yanlış olmaz.
UBP’nin başını çektiği hükümet ve ortaklarının ortaya koyduğu yönetim anlayışı, geniş bir kesimin beklentilerine cevap vermekten uzaklaştıkça bunun ilk sandıkta bir karşılığının olması da kaçınılmazdır. Halkın iradesine, günlük hayatına ve geleceğine dokunmayan; ekonomik sıkıntılara, hayat pahalılığına, adalet ve liyakat tartışmalarına çözüm üretemeyen bir yönetimin sandıkta bedel ödemesi siyasetin doğası gereğidir.
Dolayısıyla başta UBP olmak üzere hükümet ortaklarının ilk seçimde oy kaybı yaşama ihtimalini güçlü bir olasılık olarak görmek mümkündür.
Ancak burada çok önemli bir ayrıntı var:
İktidarın yıpranmış olması, muhalefetin otomatik olarak iktidara geleceği anlamına gelmez.
İşte asıl mesele de tam burada başlıyor.
Özellikle ana muhalefet CTP içerisinde, mevcut tabloya bakarak ilk seçimde büyük bir zafer kazanılacağı yönünde güçlü bir inanç olduğunu görüyorum. CTP’li dostlarla yaptığım sohbetlerde bu beklentiyi açıkça hissediyorum.
Bu özgüveni anlamak mümkün.
İktidar yıpranmışsa, hükümetin kamuoyundaki algısı zayıflamışsa ve toplumda değişim arzusu güçleniyorsa ana muhalefetin kendisini iktidara en yakın parti olarak görmesi doğaldır.
Fakat siyasette “nasıl olsa kazanıyoruz” düşüncesi, bazen kazanmanın önündeki en büyük engel olabilir.
Çünkü seçimler yalnızca iktidarın karnesine bakılarak kazanılmaz.
Seçmen sadece “Bunlar gitsin” diyerek sandığa gitmez; aynı zamanda “Peki bunların yerine kim gelecek ve ne yapacak?” sorusunun cevabını arar.
İşte muhalefetin asıl sınavı budur.
CTP başta olmak üzere seçime girecek tüm muhalif partilerin, toplumun karşısına yalnızca hükümet eleştirileriyle çıkması yeterli olmayacaktır. Çok ciddi, uygulanabilir, ölçülebilir projeler ortaya koymaları gerekiyor.
Ekonomi nasıl düzeltilecek?
Hayat pahalılığıyla nasıl mücadele edilecek?
Kamu yönetiminde liyakat nasıl tesis edilecek?
Gençlerin ülkede kalması nasıl sağlanacak?
Üretim nasıl artırılacak?
Sağlık ve eğitimde yaşanan sorunlar nasıl çözülecek?
Kamu maliyesi nasıl sürdürülebilir hale getirilecek?
Ve belki de en önemlisi, siyasete olan güven nasıl yeniden tesis edilecek?
Seçmen artık sloganlardan çok daha fazlasını istiyor.
Toplumun önemli bir bölümü mevcut yönetimden memnun olmayabilir. Fakat bu memnuniyetsizlik, muhalefete verilmiş otomatik bir iktidar bileti değildir.
CTP’nin veya diğer muhalefet partilerinin önünde çok önemli bir fırsat var. Ancak bu fırsatın gerçek bir seçim zaferine dönüşebilmesi için önce toplumun karşısına güçlü bir vizyon koymaları gerekiyor.
Üstelik sadece proje de yetmez.
Referans gerekir.
“Biz yapacağız” demek kadar, “Biz daha önce bunu yaptık ve başardık” diyebilmek de önemlidir.
Seçmen artık siyasi partilerin geçmişine de bakıyor. Kim ne yaptı, nerede başarılı oldu, nerede başarısız oldu, hangi sözü tuttu, hangisini tutmadı?
Bütün bunlar sandıkta hesaba dahil ediliyor.
Dolayısıyla bugün UBP ve hükümet ortaklarının yıpranmış olması elbette muhalefet açısından önemli bir avantajdır. Fakat bu avantajı kalıcı bir siyasi üstünlüğe dönüştürmek için ciddi bir çalışma gerekiyor.
CTP açısından özellikle dikkat edilmesi gereken nokta da budur.
Seçimi kazanmış gibi davranmakla seçimi kazanmak arasında büyük bir fark vardır.
Sandık kurulana kadar hiçbir sonuç kesin değildir.
Seçmen son anda karar verebilir. Kararsızlar seçim sonucunu değiştirebilir. Yeni siyasi oluşumlar dengeleri bozabilir. Muhalefet içerisindeki oy bölünmeleri hiç hesaplanmadık sonuçlar doğurabilir. Ve en önemlisi, toplumun değişim arzusunun hangi partiye, hangi adaya ve hangi projeye yöneleceği bugünden kesin olarak bilinemez.
Bu nedenle muhalefetin yapması gereken, iktidarın yıpranmasına güvenerek rehavete kapılmak değil; tam tersine daha çok çalışmaktır.
Çünkü iktidarın kaybetmesi başka, muhalefetin kazanması başkadır.
Bana göre önümüzdeki seçimin en önemli sorusu da bu olacak:
Halk sadece mevcut hükümete “hayır” mı diyecek, yoksa bir partiye veya siyasi anlayışa gerçekten “evet” diyebilecek mi?
İşte seçim sonucunu belirleyecek olan esas mesele budur.
Bugünden “büyük zafer kesin” demek yerine, “Büyük bir fırsat var, fakat bu fırsatı kazanıma çevirmek bizim elimizde” demek daha doğru ve daha sağlıklı bir siyasi yaklaşım olacaktır.
Seçim Kazanılmış Değildir
Siyasette bazı dönemler vardır; iktidarın yıprandığı, halkın beklentilerinin karşılanmadığı ve yönetim anlayışına yönelik hoşnutsuzluğun giderek büyüdüğü açıkça hissedilir. Bugün Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde de böyle bir atmosferin oluştuğunu söylemek sanırım yanlış olmaz.
UBP’nin başını çektiği hükümet ve ortaklarının ortaya koyduğu yönetim anlayışı, geniş bir kesimin beklentilerine cevap vermekten uzaklaştıkça bunun ilk sandıkta bir karşılığının olması da kaçınılmazdır. Halkın iradesine, günlük hayatına ve geleceğine dokunmayan; ekonomik sıkıntılara, hayat pahalılığına, adalet ve liyakat tartışmalarına çözüm üretemeyen bir yönetimin sandıkta bedel ödemesi siyasetin doğası gereğidir.
Dolayısıyla başta UBP olmak üzere hükümet ortaklarının ilk seçimde oy kaybı yaşama ihtimalini güçlü bir olasılık olarak görmek mümkündür.
Ancak burada çok önemli bir ayrıntı var:
İktidarın yıpranmış olması, muhalefetin otomatik olarak iktidara geleceği anlamına gelmez.
İşte asıl mesele de tam burada başlıyor.
Özellikle ana muhalefet CTP içerisinde, mevcut tabloya bakarak ilk seçimde büyük bir zafer kazanılacağı yönünde güçlü bir inanç olduğunu görüyorum. CTP’li dostlarla yaptığım sohbetlerde bu beklentiyi açıkça hissediyorum.
Bu özgüveni anlamak mümkün.
İktidar yıpranmışsa, hükümetin kamuoyundaki algısı zayıflamışsa ve toplumda değişim arzusu güçleniyorsa ana muhalefetin kendisini iktidara en yakın parti olarak görmesi doğaldır.
Fakat siyasette “nasıl olsa kazanıyoruz” düşüncesi, bazen kazanmanın önündeki en büyük engel olabilir.
Çünkü seçimler yalnızca iktidarın karnesine bakılarak kazanılmaz.
Seçmen sadece “Bunlar gitsin” diyerek sandığa gitmez; aynı zamanda “Peki bunların yerine kim gelecek ve ne yapacak?” sorusunun cevabını arar.
İşte muhalefetin asıl sınavı budur.
CTP başta olmak üzere seçime girecek tüm muhalif partilerin, toplumun karşısına yalnızca hükümet eleştirileriyle çıkması yeterli olmayacaktır. Çok ciddi, uygulanabilir, ölçülebilir projeler ortaya koymaları gerekiyor.
Ekonomi nasıl düzeltilecek?
Hayat pahalılığıyla nasıl mücadele edilecek?
Kamu yönetiminde liyakat nasıl tesis edilecek?
Gençlerin ülkede kalması nasıl sağlanacak?
Üretim nasıl artırılacak?
Sağlık ve eğitimde yaşanan sorunlar nasıl çözülecek?
Kamu maliyesi nasıl sürdürülebilir hale getirilecek?
Ve belki de en önemlisi, siyasete olan güven nasıl yeniden tesis edilecek?
Seçmen artık sloganlardan çok daha fazlasını istiyor.
Toplumun önemli bir bölümü mevcut yönetimden memnun olmayabilir. Fakat bu memnuniyetsizlik, muhalefete verilmiş otomatik bir iktidar bileti değildir.
CTP’nin veya diğer muhalefet partilerinin önünde çok önemli bir fırsat var. Ancak bu fırsatın gerçek bir seçim zaferine dönüşebilmesi için önce toplumun karşısına güçlü bir vizyon koymaları gerekiyor.
Üstelik sadece proje de yetmez.
Referans gerekir.
“Biz yapacağız” demek kadar, “Biz daha önce bunu yaptık ve başardık” diyebilmek de önemlidir.
Seçmen artık siyasi partilerin geçmişine de bakıyor. Kim ne yaptı, nerede başarılı oldu, nerede başarısız oldu, hangi sözü tuttu, hangisini tutmadı?
Bütün bunlar sandıkta hesaba dahil ediliyor.
Dolayısıyla bugün UBP ve hükümet ortaklarının yıpranmış olması elbette muhalefet açısından önemli bir avantajdır. Fakat bu avantajı kalıcı bir siyasi üstünlüğe dönüştürmek için ciddi bir çalışma gerekiyor.
CTP açısından özellikle dikkat edilmesi gereken nokta da budur.
Seçimi kazanmış gibi davranmakla seçimi kazanmak arasında büyük bir fark vardır.
Sandık kurulana kadar hiçbir sonuç kesin değildir.
Seçmen son anda karar verebilir. Kararsızlar seçim sonucunu değiştirebilir. Yeni siyasi oluşumlar dengeleri bozabilir. Muhalefet içerisindeki oy bölünmeleri hiç hesaplanmadık sonuçlar doğurabilir. Ve en önemlisi, toplumun değişim arzusunun hangi partiye, hangi adaya ve hangi projeye yöneleceği bugünden kesin olarak bilinemez.
Bu nedenle muhalefetin yapması gereken, iktidarın yıpranmasına güvenerek rehavete kapılmak değil; tam tersine daha çok çalışmaktır.
Çünkü iktidarın kaybetmesi başka, muhalefetin kazanması başkadır.
Bana göre önümüzdeki seçimin en önemli sorusu da bu olacak:
Halk sadece mevcut hükümete “hayır” mı diyecek, yoksa bir partiye veya siyasi anlayışa gerçekten “evet” diyebilecek mi?
İşte seçim sonucunu belirleyecek olan esas mesele budur.
Bugünden “büyük zafer kesin” demek yerine, “Büyük bir fırsat var, fakat bu fırsatı kazanıma çevirmek bizim elimizde” demek daha doğru ve daha sağlıklı bir siyasi yaklaşım olacaktır.
Çünkü sandıkta hiçbir şey çantada keklik değildir.
Ne iktidarın devamı…
Ne muhalefetin zaferi…
Ne de seçmenin tercihi.
Sandık kurulduğunda herkes, yaptığı siyasetin ve ortaya koyduğu yönetim anlayışının hesabını verecek.
Ve o gün, kimin gerçekten halkın değişim arzusuna cevap verebildiğini hep birlikte göreceğiz.
Çünkü sandıkta hiçbir şey çantada keklik değildir.
Ne iktidarın devamı…
Ne muhalefetin zaferi…
Ne de seçmenin tercihi.
Sandık kurulduğunda herkes, yaptığı siyasetin ve ortaya koyduğu yönetim anlayışının hesabını verecek.
Ve o gün, kimin gerçekten halkın değişim arzusuna cevap verebildiğini hep birlikte göreceğiz.

